7 Şubat 2022 Pazartesi

1960’ LI YILLARIN SARAYKÖY ÇARŞI VE PAZARI / Mehmet Çevik Anıları - 2

 
“1960’ LI YILLARIN SARAYKÖY 
ÇARŞI VE PAZARI”

Zaman tünelinde bizleri öyle güzel bir geziye çıkaran Sevgili Dost Mehmet Çevik kardeşime sonsuz teşekkürler.
O güzel günler, o güzel yıllar canlanıverdi gözlerimin önünde bir an. Duygulanmamak olası değil. Belleğine ve bize sunduğu bu harika paylaşımlara bin teşekkür. Devamını diliyoruz. Sen çok yaşa sevgili dostum. Kalemine ve yüreğine ve de belleğine sağlık.
Sözü fazla uzatmadan sizleri onun söylemleriyle baş başa bırakmak istiyorum. Kalın sağlıcakla.

(GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ HAYALİ CİHAN BEDEL AVAZEYİ ŞU ALEME DAVUT GİBİ SAL, BAKİ KALAN BU KUBBEDE HOŞ BİR SEDA İMİŞ) Dalım oğul, balım kız, Sizlere bu kez de 1960ların ünlü, zengin ve renkli Sarayköy çarşısını, daha doğrusu cumartesi pazarlarını anlatacağım. Çarşımızda ne yoktu ki; dondurmacılar, sucular, şerbetçiler, profesyonel yankesiciler, üçkağıtçılar, nanayağcılar, dürbüncüler, destancılar, şarkı sözü satanlar, elek-kalbur satan romanlar, şapkasıyla güreşen Uyanıklı Aliler, sirk çadırları ve özel tiyatrolar. Bütün hafta çalışır cumartesinin gelmesini dört gözle beklerdik. Haftalığımızı alır, filinta gibi giyinir çarşıya inerdik. Köfteci İsmail de karnımızı tıka basa doyurduktan sonra 5 kr verip bir güzel tartılırdık. Ne kadar fazla gelirsek o kadar sevinirdik. Eski Belediyenin önünde dondurmacılar sırayla dizilmiş müşteri beklerdi. Bağırış çağırışları taaa uzaklardan duyulurdu. Duyulurdu. ‘ Dondurmam gaymaak, gelinim oynaak.’ ‘ Baylar, bayanlar, merdivandan gayanlar.’ ‘ Gaymaak dondurmaam, mini mini hanımlara , sevdalı beylere parasını almadan doldurmam.’ Diye hem kendi eksenleri etrafında dönerek oynarlar, hem de nazik bir şekilde dondurma satarlardı. Şimdiki gibi makine yapımı değildi onlar. Bir fıçının içinde buz ve tuz, onun içinde de bol sütlü dondurma vardı. Onu 360 derece devamlı döndürür, kendileri de dönerdi. Gerçekten bu iş göbek de eritirdi. Bizim Fikri bazen buzhanede çalışır, bazen de dondurmacıya yardım ederdi. Beni görür görmez, ‘ Memedime iyi soğuk yerinden verin. ‘ derdi, sanki sıcağı da varmış gibi. Gazoz da satardı dondurmacılar. ‘Aaabeem bide gazoz içiveee gaari, 32 dişine keman çaldırmazsa para almam!’ Gazozları normal açmazlardı. Marangoz bıçkısı, ya da testere ile alttan hızla vurarak açarlardı. ‘ gümmm, paaat’ diye muazzam ses çıkarırdı. Bir keresinde kapağı Sivri Mustabeying oğlu Hacı Hasanıng gözüne geldi de 3 gün dünyasını göremedi zavallıcık.
Dalım oğul, balım kız, Sucular ellerinde çıngıraklarıyla dolaşır aynı bardak dan herkeze su satarlardı. Şimdiki gibi naylon bardaklar mı vardı ki.’ Bardağı 5 kr suya gel abee, suyaaa! Buldan baştatlı, Horsunlu suyu!’ diye bağırarak. Günahları boynuna ama, çoğu halis Sarayköy çeşme suyuydu. Nerden gidip getireceklerdi ki ? Buldan 17, Horsunlu 40 km uzakta. Sucuların hiç bitmeyen çıngırakları akşama kadar sürerdi. Şerbetçiler daha renkliydi. Buldanlı bir şerbetçi extra şişman Memedaa vardı. Koskoca gümüşi bir güğümü sırtına yüklerek bağlar ‘ şeebeet, içivee Memeet.’ Diye bütün gün bağırırdı elindeki bardakları birbirine vurarak. Bir gün ‘Sen benim adımı nerden biliyorsun?’ dedim.Ukalaaca, ‘ Ben bilirin’ dedi. ‘ Adıng Memed olduğu içün, bu sefer sene bedafe. Baak, gelcek hafteye 10 kaymengi alırın haaa!’ dedi.
Dalım oğul, balım kız, O yılların yankesicileri bile profesyoneldi. Az paraya tenezzül bile etmezlerdi. Cüzdan kat kat ve bir de fiyakalı olacaktı. Bunlar Sarayköy dışından gelirlerdi. İyi organizeydiler. Şimdikiler gibi az buçuk şeye rağbet etmezler, deveyi hamuduyla götürürlerdi. Yakalandıkları zaman da ser verip sır vermezlerdi. Polis Kuzudan iyi sopa yerlerdi. Ama ağlayıp sızlayana parasını geri verirlerdi. Atıverirlerdi gizlice. Çarşının kalabalık köşesine kurulmuş üçkağıtçılar da üç yüzük altında tek bilya saklar ve ‘ bulgareyii, al pareyii.’ Derlerdi. Yenilmeye başladıklarında da hemen adamı kovarlardı. Gelelim nanayağcılaraaa. Bunlar mis, esans satarlardı. Karakedi, ıtır, sabırtaşı, gözyaşı, zambak, yedi kardeş kanı, karafatma, gül ve daha neler. İsimlerini bir çırpıda sayar, en pahalısı ve kalitelisinden birkaç mg enjeksiyona doldurur ‘ Dünyanıng malı düngyaada galır, hayvanlar goglaşa goglaşa, insanlar gonuşa gonuşa angleşiii aaakıdeşş.’ Fıs, fıs, fıs, diyerek üzerine fışkırtır. Satın almak istediğin zaman da en ucuzundan küçücük bir şişeye birkaç damla doldurarak seni ayakta uyutur. Dürbüncüler ise; çarşının girişine yayılır ilk gelenleri avlamak için. Bu alet gerçek bir dürbün değildi. İçindeki küçücük filmleri büyüterek gösteren bir sinematek aletiydi. Biz dürbün derdik. Meşhuuur bir Arap hoca vardı dostumuz. İşte o, bu işi yapardı. Bir gece bizde kalır, etrafına toplanırdık. Meddah gibi bize komik hikayeler anlatır saatlerce güldürürdü. Yollarını dört gözle beklerdik. Bugün bile haala anlattıkları capcanlı belleğimdedir. Ertesi sabah babama, ‘Ramazan rahat ettim. Al şu iki buçuk lirayı.’ Diyerek hoşnutluğunu belirtir, üzerinde İnönü nün tek resmi olan parayı verirdi. Bundan dolayı biz sinemateki izlediğimizde para vermezdik. İçindeki filmleri ezberden tek tek sayardı. ‘ Bak vatandaş görüyorsung cıbıldak cıbıldak garılaarı, üsdüne bi şey keymiş, onun da yok yarılaarı.’ Aslında hiç çıplak değildi bunlar ama, onun ki reklamdı. Bizim Hüseyin göreceğim diye küçük dilini yutar, heyecanla bakardı. Arap hoca devamla, ‘ Megge, Medina, İslambol, filler, gergedanlar, aslanlar, sırtlanlar, gelyollar, gidyollar.’ Deyip sonuna doğru gelirken ‘ Tırrr tırsızzz olursa 10 kr, tırrrr tırrrlı olursaa 15 kr ‘ der ve olanca sesiyle, ‘tıırrrrrrrrrrr!’ diye bağırır ve kelaynaklar gibi çırpınırdı. 10 kr luk şey saniyede otomatikman 15 kr oluverirdi. Bunun yanı sıra yüzükler, bilezikler, Atatürk ve arkadaşlarının siyah-beyaz posterlerini satardı. Çok istisnai bir insandı o.
Dalım oğul, balım kız, Bizim destancılarımız vardı. Bunlar ülke çapında geçmiş acı ve tatlı olayları şiire dökerek yazılmış kağıtları yanık sesleriyle ahenkli bir şekilde okuyarak insanları hem duygulandırır hem de güldürürlerdi. Üzerinde fiyatı değil de hediyesi 25 kr yazardı. İyi ki bazı sayfaları saklamışım.

Size bunlardan bir tatlı, bir de acı bir olayı örnek vereyim : Örneğin; Erzincan depremini anlatan bir destan.
‘ Erzincan duman oldu, Halimiz yaman oldu, Yarimi kaybedeli, Bir hayli zaman oldu.’
Diğerine örnek ise ;
‘Mini etek çıkacak, Gençler ona bakacak, Evlenmeyin bekarlar, Naylon kızlar çıkacak.’
Destanlar son derece lirik, öğretici ve manidardı. Aslında onda anlatılan halkdı, bizlerdik. Fakir, zengin ve ülke sorunlarıydı. Televizyon nedir bilmezdik. Radyo da varlıklı evlerde vardı ama, mutluluk diz boyuydu. Önce insan, sonra para gelirdi şimdikinin tam aksine. Bugün, aynı binada yaşayıp da katlardaki komşusunun adını sanını bilmeyen, öldüğünü bile duymayan çoook ‘Et beyinli muşmulalar,’ selam vermemek için yolunu değiştiren sözüm ona ‘ Angut kuşları.’ Var. Kahrolası, batasıca Batı, para ve Milli değerlerden hızla uzaklaşmamız bizi bu durumlara düşürdü. Şarkı sözü satanlar da birkaç yapraktan ibaret olan kağıtları yere sermiş yanık sesleriyle Nuri Sesigüzel, Muzaffer Akgün, Nezahat Bayram, Ülkü Beşgül, Muazzez Türing, Turhan Karabulut, Zeki Müren, Saime Sanay, Hamiyyet Yüceses, Hafız Burhan ve daha adlarını zikredemediğim yüzlerce sanatcının eserlerini söylerler. Ayrıca hediyesi (!?) elli kr a satarlardı.
‘ Halimeyi samanlıkta bastılar, Şalvarını güldalına astılar, Düğmeleri teker teker kestiler, Aman Halimem, canım Halimem.’
Bir de Sesigüzelden ;
‘Sular akar arkın arkın, Felek döndürmüyor çarkın, Bu dünyada evim barkım, Vardır diyen yalan söyler.’
Dalım oğul, balım kız, İşte o günler böyleydi. Gelecek satırlarda buluşmak üzere Allahaısmarladık.
MEHMET ÇEVİK Uluslararası Tur Rehberi.

1960'LI YILLARIN SARAYKÖYÜNE ZAMAN TÜNELİNDE YOLCULUK / Mehmet Çevik Anıları - 1


BİR DÖNEMİN SARAYKÖYÜNE ZAMAN TÜNELİNDE BİR YOLCULUK
(Mehmet Çevik dost’tan nostaljik söylemlerle Sarayköy anıları)

Sevgili Mehmet Çevik dost, 1960’lı yılların Sarayköyündeki geçmiş günlerimizi, çocukluk günlerimizi ve o güzel günlerimizin sosyal çevresini ne de güzel betimlemiş.

Güçlü belleğine ve kalem tutan ellerine sağlık. Sözü fazla uzatmadan sizleri bu güzel söylemlerle baş başa bırakıyorum. Dostluk dileklerimle.
********************

Ne güzeldi o günler! Aramızdan geçen çay ne güzeldi. Yemyeşil kamışlar, ağaçlar, yılanlar, kertenkeleler, ateşböcekleri,üzüm bağları, bağbozumu, pekmez, bestel, köytüler yapmak, onları komularla paylaşmak, mehmet maraşı bir türlü doyuramamak. Yanıbaşımızda ki atila, geceleri kedilerden korkan mehmet sözer bir kaşık çayın suyunda boğulayazan komşu çocukları. Geceleri körebe, gündüzleri çelik çomak ve senin o diline doladığın ''dal gece, dal gündüz'' deyişin. Hiç mi hiç unutmadın. Ben ingilterenin, gezdiğim yerlerin değil, hep o çayın çocuğuydum. Hiç mi hiç unutmadım. Bütün tarlalar, bütün bahçeler bizim di . Bizde yeşil erik vardı da kırmızı erik yoktu. Onu da hacı nuri nin bahçesinden çalardık. Bize eriklerini bir gün önce tek tek saydığını söylerdi. Biz de inanırdık . O saflık bile güzeldi.''necip önder şapkanı dönder, bekçi aslan kuyruğu noksan'' nakaratını söylerdik. O uzun yaz gecelerinde gündüz hızını alamayan cırcır böcekleri geceleri de ötmeye devam eder, ateşböcekleri sabaha kadar etrafı aydınlatırdı. Tek sorun sivrisineklerdi. Ama eşek boku tütsüsünü hiç sevmezlerdi. Gene geceleri kuzey tarafta ki yılmaz konya ve kardeşleri ''kızım seni ali ye vereyim mi, dalgalandım da duruldum, koştum ardından yoruldum, bir elinde cura, çal vura vura, kömür gözlüm geliyor bel kıra kıra, ah yine yanıyor mu yeşil köşkün lambası yar.'' türkülerini dolunaya karşı söylerler, havada yankı yapar, ahmet çetin ve fikri ekmekçioğlu devam ettirir güneyimizde kalan bahçelerde yahya ve erkan abiler ve talat ''tahta taraba, yandım araba.'' türküsüyle devam ettirirlerdi. Sinema filmlerinin reklamını ne güzel yapardı fenliler ve yıldıztepenin artis ibrahimi. Paramız olmayıp sinemaya gidemediğimizde, fikriyi gnderirdik o bize vurdulu kırdılı çoğunu da hayal gücüyle ilave ederek bize şahane anlatırdı, biz de gitmiş, görmüş gibi olurduk. 3 tane eşşeğimiz vardı. Aydan, nurdan, gülden diye. Sevdiklerimin adını takmıştım onlara.ne güzel gözleri vardı. Çok mutluyduk. Şimdi arabalarımız, insan kokan şehrlerimiz var ama mutluluk yok. Mutluluk o çayla birlikte insan hayatının her gün sonsuzluğa aktığı gibi o da aktı gittiiiiiii. Sıcak dostluklar bittiiiiiii. Eeeeey güzelim sarayköy, ''o gül endamın bir al şaale bürünsün yürüsün, ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün, o güzel insanlar artık gittiler, gelmeyecekler, heyhaat! Zamane çocukları bunları hiç bilmeyecekler. Tanrıma şükürler olsun biz o günleri gördük, o zamanlar baakir ve şahane bir hayat sürdük.''

12 Ocak 2022 Çarşamba

CUMARTESİ SARAYKÖY PAZARI / YAHYA KORKUT

CUMARTESİ SARAYKÖY PAZARI / YAHYA KORKUT

Hepimizin bildiği gibi Sarayköy pazarı Cumartesi günüdür. Pazarın Cumartesi günü olması Sarayköy’e aslında çok şeyler kazandırmakta iş günü sayısı Pazar sayesinde altı güne çıkmaktadır. Sarayköy Esnafının, pazarcısının en hareketli günü ve para kazandığı gündür Cumartesi günü. Hiç bir esnaf o günü kaçırmak istemez. Kendimde esnaf olduğum için bunu çok iyi bilirim. Hikayemizin kahramanı olan rahmetli şahıs da yıllar önce Atatürk meydanında kahvehane dükkanı işleten sizinde çok iyi bildiğini , Sarayköy’ün en renkli simalarından bir esnaf amcamız. İsmini tahmin edebilirsiniz. Bu Sarayköyle özdeşleşmiş güzel amcamız(benimde komşumdur)Cumartesi günü güzel para kazanma umuduyla kahvehanesini açar. Sabah müşterisini avlar. Saat 9’a doğru komşularından biri koşar gelir. ’’Sadeç çabuk koş. Annen sizlere ömür, ’’Rahmetli amcamız bir içerdeki müşterilere bakar. Bir de gelen komşusuna bakar. ’’Ya anasını sattımın sülalesi hep de Cumartesi günleri ölüyor be. Ha biyo Pazar günü ölüverin ha’’ der.

DERLEYEN: YAHYA KORKUT - 13.12.2014

Paylaşım: Facebook”DÜNYADAKİ SARAYKÖYLÜLER” Gurubu / Ismail Yaşar Çömez - 24 Aralık 2014

3 Ekim 2021 Pazar

SARAYKÖY: Milli Mücadelenin Sarayköylü Önderlerinden Emin Aslan Bey (Tokat)

SARAYKÖY: Milli Mücadelenin Sarayköylü Önderlerinden Emin Aslan Bey (Tokat)

Emin Aslan TOKAT (1893 - 1966) Emin Aslan Tokat Milli Mücadele tarihinin yerel önderlerinden biridir. Emin Aslan Tokat; Milli mücadele sırasında Sarayköy Heyyet-i Milliye Başkanlığı ve Aydın Cenup Cephesi Müdafai Hukuk ve Reddi İlhak Heyeti Merkeziyesi üyeliği yapmıştır. 1925 yılında Denizli Milletvekilliğine seçildi ve 1945 yılına kadar millet vekili olarak görev yaptı.

25 Ağustos 2021 Çarşamba

ZİYAFET / Nevzat Çakmak

 ZİYAFET / Nevzat Çakmak

Kıvrıla kıvrıla yol alan, sonsuzluğun simgesi bu efsane nehir; bugün tarihin önemli bir gününe tanıklık ediyordu. Kabına sığmıyor, taşkınlarıyla alüvyonlu topraklar bıraktığı bu ovaya düşman ayaklarının basmasına razı gelmiyor, yarattığı dev burgaçlarla delicesine akışı saldırganlara korku salıyordu sanki... Gökyüzünde çakır yıldızlar oynaşıyor, bulutların arasından bir görünüp bir gözden yiten dolunay bakır bir siniyi andırıyordu. Suya vuran ay ışığının pırıltısına, piyade tüfeklerinin çakmak ateşleri karışıyor; emperyalist güçlere karşı başkaldırının kurşunları düşman hedeflerini dövüyordu. Kuvâ-yı Milliye güçleri, gönüllülerle birlikte Halk Hareketi oluşturup Menderes köprüsünü canla başla savunuyorlardı. Kuvâ-yı Milliyeci kadınlarımız da cephe gerisinde boş durmamış, gecenin karanlığında boynuzlarına mum bağlanmış keçileri köprüye doğru yürütüp sayıca üstün olan düşman güçlerinin üstüne doğru salmışlardı. Düşman şaşırmış,* Menderes nehri ve köprüsü geçit vermemiş, Sarayköy’ü geçip Denizliye girememişti.

Süleyman Efe ile Halil İbrahim, müftünün çağrısıyla, eline tüfeğini alıp mevziye koşan gönüllü gruba katılmışlar, keseklerden yaptıkları siperde, omuz omuza savaşıyorlardı. Efe’nin her tetik düşürüşünde düşmana, eksik harfli, peltek dilli küfrü Halil’in gülesini getiriyordu. Halil kendini tutmaya çalışıyor, kahkahaları ısırdığı dudaklarında susturucu takılmış silahtaki mermi sesine dönüşüyordu. Gene de sempatik Denizli ağzıyla yeniden küfretmesi için onu kışkırtmaktan geri durmuyordu. Efe’nin, yedek matarasını Halil İbrahim istemeden onun sol kolunun yanına bırakıvermesi, Halil İbrahim’in, şimdi yersem susatır diye düşünüp cebinden bir türlü çıkarmadığı kuru üzümle leblebi karışımını, çıkınıyla ortaya bırakması ile karşılık bulmuş, ateş altındaki savaş arkadaşlığı dostluğa dönüşmüştü. Birbirlerine ilçe pazarının kurulduğu cumartesileri buluşma sözü vererek ayrılmışlardı zafer alanından… İple çekiyorlardı buluşma günlerini. Veysi’nin kahvesinde buluşup muhabbetin belini kıracakları günleri...

Pazar da pazardı hani! Canlı ve kalabalıktı, kum gibi insan kaynardı. Bezzazlar, çerçiler, manavlar, şerbetçiler, nalıncılar, tenekeciler, çıracılar, sülükçüler, kekik yağcılar pazar duasıyla sergilerini açar, tezgâhlar kurulur, seyyar satıcılar bağıra çağıra sokakları dolaşarak mallarını satarlardı. Çevre köylüler de sabahın köründe kimi binek hayvanlarıyla, kimi yayan yola çıkar, heybelerini öteberi ile doldururlardı. Pazarda tanışlarıyla ayaküstü konuşur, gün batmadan evlerine dönerlerdi.

Halil İbrahim, konuşurken başıyla, eliyle, koluyla konuşur, gülerken gözlerinin içi de güler; derin bakışları, köşeli çenesindeki yüzüne ayrı bir anlam katardı. Gülmeyi de güldürmeyi de çok seven, nüktedan biriydi. Malı, davarı, verimli tarlalarıyla hâli vakti yerindeydi. Hasköy’ün tam ortasındaki kavşaktaki evinin kapısı herkese açıktı. Süleyman Efe, topluca, esmer yüzlü, kara gözlü, uçları yukarı kıvrılmış kara, kaytan bıyıklı, kirli sakallıydı. Uzun boyu ile ciddi duruşunu sergilemek için göğsünü öne çıkarıp vücudunu kasardı. Yürürken aksayan sağ ayağı bu tabloyu bozsa da “efe duruşu”nu hiç bozmazdı. Cana mala zarar vermez, tek başına dağda yaşar, bir süre yaşadığı kızanlık geleneğini sürdürmeye çalışır, kendisine Efe denilmesi hoşuna giderdi. Bir oturuşta bir kuzuyu yediği söylenirdi. Halil İbrahim’in Efe’ye sözü vardı. Kuzu, keçi de boldu. Bu haftaki buluşma ziyafetle devam edecek; siper, savaş, zafer yâd edilecekti…

Halil İbrahim, Efeye,

-Efem, sen azcık bekle ben biraz öteberi alıp geliveren sonra yola çıkalım, dedi. Pazar yerine doğru yürüdü. Sebze satıcısına,

-Bizim oolan, oodan iki okka domat datıveeecen mi, dedi.

- Dattim dattim aha şuracikte. Aliveecen mi?

-Alcem de tobayi aciveecen mi?

-Accem de parami cikariveemedim bi dakka bekleyiveecen mi?

-Bekleyiveririm noolcek ki…

Efe kısmı bekletilmeye gelmezdi. Heybesini doldurup döndü kahveye.

Atlarına binip birlikte gittiler Halil İbrahim’in köyüne. İki kanatlı ana kapıdan geçilip geniş avluya açılan kapılarının bulunduğu damlardan birine bağlandı atlar. Efe yol manzaralı odanın bulunduğu eve davet edildi. Evin kapısında karşıladı onları Halil İbrahim’in güler yüzlü, kar beyaz başörtülü karısı. Nasıl da acıkmışlardı! Eli çabuk Fatmana, bir çırpıda kurdu yer sofrasını… Yemekler odanın ocağının önünde bakır kaplarda, üstü kapaklı olarak dizilmişti. Kasnak üzerindeki pırıl pırıl bakır sininin üzerinde dilimlenmiş patlıcanlar, saç ekmeği ve kaşıklar vardı. Halil İbrahim, karısına,

-Fatmana, Efe acıkmıştır, yemeği getir, dedi. Kapak açıldı, dumanı tüten tarhana çorbası kaşıklandı. Efe, savaşır gibi sallıyordu çorbaya kaşığı!

-Efe, hemen karnını doyurma, arkadaki yemekler sıralarını bekliyor daha! Fatmana, getir ikinci yemeği, dedi, ev sahibi. Kapak açıldı, Fatmana,

- Haden, buyurun yiyin gari, dedi. Kaşıklar sallandı ikinci kap tarhana çorbasına. Daha bitmeden Halil İbrahim,

-Fatmana, getir üçüncü yemeğimizi, deyip kapağı açtığında, yutkunup duran Efe, boğazını temizler gibi bastı gayarı:

-Senin verceen ziyafetin de ta …!

Efe damın kapısına varmadan yakaladı Halil İbrahim kolundan. Kısa bir çekişmeden sonra lale gibi kızarmış, kuzu çevirmesinin bulunduğu avlu ocağının önüne kurulmuş sofraya oturtmaya razı etti onu. Efe’yi tahrik edip uzun zamandır işitmediği komik küfrünü yaptırmıştı. Güçlükle tuttuğu kahkahasını patlatıverdi. Efe de ona bakarak gülmeye başladı, yeniden birbirine sarılıp kucaklaştılar. Saldırdılar kuzuya… Efe,

-Elinize sağlık kuzu iyi kızarmış. Yazık olur bu kuzuya, yalnız böyle kuru kuru boğazımdan geçmedi be bizim oolan, dedi.

Kenarda örtü altında soluyup duran binlik boğma rakı çıktı gün yüzüne. Laf lafı açtı, laf tütün tabakasını… Sohbet akşam karanlığına değin sürdü, dostlukları da ölünceye değin…

Nevzat Çakmak

*Yunanlar, boynuzlarına mum bağlanıp gece karanlığında üzerlerine sürülen keçileri asker sanıp kalabalık bir ordu ile karşı karşıya olduklarını düşünerek geri çekilmişti.

Alakarga sayı:2413

* * * * * * * * * * * * * * * * * 

Kaynak: “DÜNYADAKİ SARAYKÖYLÜLER” FACEBOOK GURUBU

https://www.facebook.com/groups/dunyadakisaraykoyluler

* * * * * * * * * * * * * * * * * 

29 Haziran 2021 Salı

Anılarla TARİŞ / Cengiz Çakır


 Anılarla TARİŞ / Cengiz Çakır

Yıl 1950. Kasaba merkezinin tek okulu olan, Sarayköy Gazi İlkokulu’nda okumaya başladım. Görkemli okul binası İstasyon Caddesi’nin sonunda, caddenin Denizli - Babadağ Şosesi ile kesiştiği köşede yer alıyordu. Birkaç sıra halinde yola paralel uzanan rayların ortasında, bir bölümü iki katlı sade bir taş yapı olan tren istasyonu. Levhada SARAYKÖY, Rakım 169 m. yazılı”. Etrafta TCDD çalışanlarının oturduğu konutlar, ambarlar, kantar, “abdesthane”, ulu çınar ağaçları ve bir çeşme var. Ray sıralarının ötesinden taş döşeli bir yol daha geçiyor. Bu yolda istasyonun güney tarafına düşen yapının alınlığında “SARAYKÖY PAMUK TARIM SATIŞ KOOPERATİFİ” yazılı. Bekçi kulübesi, kantar, genişçe bir avlu, yönetici konutları, depolar ve pamuk liflerini çekirdekten ayıran “çırçır fabrikası” var.

Halk arasında “fabrika” sözcüğünü doğru kullanabilen yok gibiydi. “Pavlıka” ya da “Faprıka” diyenler yanında kibarlaştırarak “Palike” diyenler de olurdu. Fabrikaların en eskisi kooperatife ait olan çırçır fabrikasıydı. Kasabanın merkeze yakın yerinde “Atılganların Çırçır Fabrikası” vardı. Daha sonra İstasyon binasının kuzey tarafında kalan şoseye cepheli “Dokuzun Çırçır Fabrikası” kuruldu. Sonra “Akseller İplik Fabrikası” kuruldu, içinde çırçır bölümü de vardı. Daha sonra Büyük Menderes ırmağının kıyısına “Menderes Tekstil” adıyla dokuma fabrikası kuruldu. Bu fabrika el değiştirmiş olup halen başka bir adla çalışmaktadır.

İlkokul öğrencisi olduğum dönemde kasabanın nüfusu 5 bin dolayında idi. Kayıtlara göre 2020 yılında 30 bin dolayında. 70 yılda 6 katına çıkmış. Bu sürede Türkiye’nin nüfusu da 17 milyondan 85 milyona çıkmış, yani beş kat artmış. Gerek tarım işçisi olarak, gerekse fabrika işçisi olarak çalışma olanağı bulunan kasabamızın göç alan bir yer olması doğal.

Yakın akrabalarımız dahil pek çok insan bu fabrikalarda çalışıp geçimlerini sağladılar ve pek çoğu emekli oldu. Listenin en başında babam var. Babam güçlü kuvvetli bir insandı. O gücü sayesinde bir süre Tariş Çırçır fabrikasında hamallık yaptı. Arkadaşları ile birlikte 200 kilodan ağır pamuk preselerini taşırlardı. Bir gün eve üzgün geldi:

- “Bi arkadaş preseyi düşürdü bacağını kırdı” dedi.

Ağır işte çalışan biri sakatlandığı takdirde uzun süre iş göremez. Doğal olarak geçimi zorlaşır.

Liseye gittiğim sırada babam akşam yemeğinde:

- “Cengiz, sana bi şey soracağım” dedi.

- “Buyur baba” dedim.

- “Tahmil, tahliye ne demek?”

Babacığım,

- “Tahmil, yükleme , tahliye boşaltma demek” diye cevap verdim.

Birden :

- “Vay eşşek herif !” dedi.

O sırada Aşağı Fabrika denilen Menderes Tekstil’de çalışıyordu. Fabrikanın kuruluşunda işe girmiş, sicil numarası 2 olan en kıdemli işçisiydi. İşe yeni giren birini görüp:

- “Arkadaş, sen ne iş yapıyorsun?” diye sorunca, adam “Ben tahmil tahliye işçisiyim” demiş.

Babam ne olduğunu anlamadığı halde, ne gibi bir iş yaptığını sormamış.

- “Tahmil tahliye işçisiyim deyince ben de eşşek herifi bi adam sandım, meğer o da bencileyin hamballık yapıyormuş” dedi.

Annem de kış aylarında çırçır fabrikasında çalışırdı. İki posta (vardiya) çalışılır, gece yarısı işten geldiği olurdu. Benim küçüğüm olan erkek kardeşim iktisat fakültesinde okurken Tariş Çırçır Fabrikası’nda beyaz yakalı olarak çalıştı.

Eşim benimle tanışmadan önce çırçır fabrikasında çalışmıştı. Nişanlı olduğumuz dönemde iplik fabrikasında çalışıyordu. Düğünümüzden bir hafta önce işten ayrıldı. Evlendiğimiz zaman eşimin 17 yaşını bitirmesine 2 ay vardı. Fabrikada çalışıp para kazanabilmeleri için mahkeme kararı ile eşim ve onun küçüğü olan kız kardeşinin yaşları mahkeme kararı ile ikişer yıl büyütülmüştü. Evlendiğimizde eşim 1,5 yılı sigortalı olarak geçen 3 yıllık işçiydi.

Patronlar sendikadan öcü gibi korkar, sendikaya yazılan işçiyi hemen atarlardı. Sendika sözcüğüne dili dönmeyenlerin “sanduka” dediğini çok duydum. Türkçe Sözlük’te “sanduka; mezarın üzerine konan tahta veya mermer sandık” diye tanımlanıyor.

Annem ve babam hayli ileri yaşta sigortalı işçi oldular ve zamanla emekliye ayrıldılar. Kardeşimin eşi olan gelinimiz Tariş Çırçır Fabrikasında çalışarak emekli oldu. Bahçe komşumuz Hilmi ağabey o fabrikada usta olarak çalışıyordu. Yüzlerce, hatta binlerce işçi bu fabrikalarda çalışarak emekli oldu. Bunların büyük çoğunluğu sendikal haklardan yararlanamadı. Belki ezildiler, sömürüldüler. Ama her şeyden önemlisi doydular ve neticede sosyal güvenceye kavuştular.

Babam aynı fabrikada 16 yıl boyunca asgari ücretle çalıştırılmıştı. Kendisine “Ali Ağabey” diye seslenen patronları zam yapmayı düşünmediler. Ama babam emekli olduktan yıllarca sonra, ölüm döşeğinde ağır hasta iken patronlarını kastederek:

- “Allah razı olsun şu Akseller’den” dedi.

- “Niye baba, senin bile hakkını vermediler !” dedim.

- “Onlar bu fabrikaları açmasalardı, benim gibiler emekli olup kimseye muhtaç olmadan rahat şekilde ölemezdi ” dedi. 

Bütün bu oluşumun temelinde Sarayköy Ovası’nın 1946 yılında sulamaya açılması ve pamuk tarımının gelişmesi yatmaktadır. Bizim 2,5 dekarlık bir bahçeden başka arazimiz yoktu. Ancak, tarım işçisi olarak ovada ayak basmadığımız tarla kalmamıştır. Bir dekar pamuğun üç kez çapalanması ve elle hasadı için 8 - 10 işçi gündeliği gerekir. Dört ay süre ile haftada altı gün olmak üzere yuvarlak hesap 80 gün çalışıldığını varsayalım. Her 10 dekarlık pamuk tarlasında 1 işçinin tam zamanlı çalışması gerekecektir. Pamuk hasat makinesi bir günde 500 - 600 işçi kadar pamuk toplar. İşçiler işsiz kalır. Mısır üretimi tümüyle mekanize olmuştur. Mısıra destek verilmesi işsizliği artırır.

Çırçırlama pamuklu sanayinin ilk ve en basit aşamasıdır. Bir ara dökümünü yapmış, pamuğun 26 sektörle etkileşim içinde olan bir ürün olduğunu saptamıştık. Kundaktan kefen bezine kadar, patlayıcı maddeden, paraların basıldığı kağıda kadar pek çok şey yapılır pamuktan.

Çoğunlukla el işçiliğine dayanan tarım ve tarıma dayalı sanayi, iş (istihdam) yaratmanın en kolay ve ucuz yoludur. Satılmayan ürün üretilmez. Tarım satış kooperatifleri ve onların üst örgütleri tarımsal ürünlerin satışı ve işlenmesi konusunda çok önemli hizmetler görmüşlerdir.

Tarihsel bakış açısıyla konuyu işlemeye devam edeceğiz.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

Cengiz Çakır – Gazete Yazarı

KAYNAK: aydinlik.com.tr

https://www.aydinlik.com.tr/haber/anilarla-taris-249099

28 Aralık 2020 Pazartesi

YÜZ YILLARDIR GELEN BİR İNSANLIK KÜLTÜRÜ VE GELENEĞİ - SU HAYRI / Fatma YAZICI





BİR ANADOLU GELENEĞİ OLAN SU HAYRI, AYDIN'A BAĞLI ÇOĞU İLÇELERİN DAĞLIK BÖLGELERİNDE YOL KENARLARINA HAYIRSEVER VATANDAŞLAR TARAFINDAN KONULAN TOPRAK TESTİLER VE KÜP SEBİLLER GÜNÜMÜZDE DE HALA DEVAM ETTİRİLİYOR.


YÜZ YILLARDIR GELEN BİR İNSANLIK KÜLTÜRÜ VE GELENEĞİ / Fatma YAZICI (OLAY / AYDIN)

Aydın’ın Boydere, Evsekler, Zeytinköy, Karacaören, Sapalan, Karaağaç, ve Çeşmeköy yol kenarlarına hayırsever vatandaşlar tarafından konulan toprak testiler ve küp sebiller günümüzde de hala devam ediyor.
Dağ köyü yol kenarlarında özenle yapılmış su küp yatakları, yolculuk yapanların susuzluğunu gidermek için yapılan hayratlardır.
Selçuklu ve Osmanlı Kültürü içinde, çeşmelerin çok büyük önemi vardır. Kervan geçiş güzergâhlarına belirli aralıklarla konulan toprak su kapları, kervancıların su ihtiyaçlarını karşılamaktaydı.
Yüz yıllardır gelen bir insanlık kültürü ve geleneğidir su ikramı ve yaptırılan hayır çeşmeleri, yeryüzündeki bütün canlılara verilen değerin bir göstergesidir. Günümüzde Aydın’ın bazı ilçelerinde hala yol üzerlerine konulan bu su sebilleri, varlıklı ailelerinin yaptığı su hayratları vasiyet üzerine yaşatılmaktadır.
Dağlık bölgelerdeki köy halkının hala yaşattığı bu gelenek ilk defa görenleri şaşkınlık ve hayranlık içerisinde bırakıyor. Ulaşımın ve su bulmanın kolay olduğu günümüzde de halen yol kenarlarına küçük taş yapılar yapılarak, içerisine toprak su kapları konulmaktadır.

HAYIRSEVER VATANDAŞLAR GELENEĞİ HALA DEVAM ETTİRMEKTE.
Suyunu içenler çok iyi bilirler. Çocukluğumuzun su soğutma sistemi gibi olan hayratların suyu mis gibi toprak kokulu ve tadı uzun süre damaklarda kalmaktadır. Günümüzün sebil dolaplarının yerini tutan su küpleri hayırsever vatandaşlar tarafından, yoğun olarak kullanılan yol güzergâhlar üzerine yapılıyor. Genellikle üç tarafı taş veya kerpiç duvarla örülmekte üzeri ise gölgelik şeklinde kapatılmaktadır. Ağız tarafı ise yola bakacak şekilde yapılmaktadır.
Testilerin ağzına kapak olarak kullanılan taze çam kozalağı, suya aromasını ve kokusunu verir. Eskiden ninelerimiz ayrıca testinin içine küçük bir çam dalı atarlarmış. Hem suyu tatlandırır, hem çam reçinesi birçok mikrobun kırılmasına yararmış.
Yöredeki insanlar eşek ve at sırtında su getirip bu sarnıçların içindeki küplere doldururlar. Küpün ağzı ağaçtan yapılmış yassı tahtayla muhafazalı bir şekilde kapatılır. Su testilerinin veya küplerinin hemen yanında bakırdan ya da ağaçtan yapılmış bir su tası vardır. Sular tükendikçe vatandaşlar tarafından doldurulup insanların kullanımına sunuluyor.

İNSANLARIN YANINDA HAYVANLAR DA UNUTULMAMIŞ
Yüzyıllardır insanların su ihtiyaçlarını karşılmak için yol kenarlarına konulan su küplerinin yanına ilave edilen yalaklar ile de hayvanların su ihtiyaçları unutulmamış.
Kuşların, yılanların, kertenkelelerin, kirpilerin, kaplumbağa gibi birçok hayvanın su içebileceği yalakların yapılması insalık olarak örnek teşkil etmektedir. Doğumdan ölüme hayat kaynağımız suyun ulaşılamayan yerlerde testi ve küplerle hizmete sunulmasıyla hem hayvan hem de insanlar susuz kalmıyor.

Fatma YAZICI / OLAY AYDIN
* * * * * * * * * * * * *
KAYNAK: http://olayaydin.com/yuz-yillardir-gelen-bir-insanlik-kulturu-ve-gelenegi/2019/
YÜZ YILLARDIR GELEN BİR İNSANLIK KÜLTÜRÜ VE GELENEĞİ