16 Mart 2022 Çarşamba

YAKAYURT (DAİLLİ) / Hasan Kallimci



YAKAYURT (DAİLLİ)/ Hasan Kallimci

Bugünkü paylaşımım Sarayköy’ün Dailli Mahallesi (köyü) ile ilgili… (Ben Dailli diyeceğim, köy diyeceğim. Yakayurt demeye, mahalle demeye alışamadım…) Halk oraya ne zaman yerleşmiş, adı neden Dailli olmuştur, bilgimiz yok. Dâi, dua eden, duacı anlamındadır. Tahminim, “dualı” anlamında “Dâili denmiş, sonra insanımız kelimenin ortasına (-l) harfi eklemiş ve köyün adı Dailli olmuş. Aşağı Mahalle’deki kahvelerin bulunduğu yeren gelen cadde, parkın üst yanından ve caminin kenarından geçer. Parkın bitimine doğru ikiye ayrılır. Sağ taraftan Sakarya İlkokulu’na doğru gider. Sol taraftan da “Dailli Caddesi” adıyla devam eder. Şimdilerde Dailli, hâlâ o caddenin adı mı bilmiyorum. Ancak köyün adı “Yakayurt” olarak değiştirildi.

Yazıma köyün yeni adını kullanarak devam edeyim. Dailli, ninemin (anneannemin) köyü. Sarayköy’e yakın, Büyük Menderes’e daha da yakın. Mezarlığı köy ile ırmak arasındaydı. Taşkınlar ve su baskınları yüzünden demiryolu kenarından giden asfalt yolun, köy girişine yakın bir yere nakledildi. Köyün nüfusu şimdilerde 96… Nüfus itibariyle çok az olduğu için, mezarlığı da küçük. Köy, içinden geçen yolun sağına, soluna kurulmuş. Sağında, solunda çok kısa birkaç sokak var, o kadar. Köy içindeki tek caddenin kenarındaki su arkının yanına, yol boyunca dikilen ağaçlar, zaten bağlık bahçelik bu köyü gözümde çok sevimli kılmıştır.

Yolun sonunda, sol tarafta birleştirilmiş beş sınıflı eğitim yapan, tek öğretmenli bir ilkokulu vardı. 1967-1968, 1968 1969 ders yıllarında, orada Kumlucalı Memiş ELDÖNMEZ öğretmenlik yapmıştı. İlköğretim Müfettişi, 1968 baharında dar bölgeli bir mesleki toplantı tertiplemiş, Memiş öğretmen de bizi ağırlamıştı. Şunu da ilave edeyim, Memiş Ağabey, aynı zamanda benim tavla öğretmenimdir, zar tutmasını bana o öğretti. Allah rahmet eylesin. Okul binasının ayakta kaldığını görünce sevindim ve fotoğrafını çektim. Kiremidi aktarılıyor olmalıydı, tavanı sağlamdı. Camları ve giriş kapısının bakımıyla, “20. yüzyılın bir okul binası” olarak yarına, geleceğe hatıra kalır.

Yakayurt denince aklıma hasırcılık, bamye ve nar üretimi gelir. Bereketli topraklarında pamuk, arpa, buğday, darı vd. yetiştirilirse de bu üçü –benim gözümde, çocukluğumda- öne çıkardı. Hasırcılık 20. asırda kaldı…

Yakayurt’a çocukluğumda, ailecek, tarla arası yollardan yaya olarak çok gidip geldik. Çünkü orada, ninemin (anneannemin) ablası Dudu Ninem (Dudu KOÇ) vardı. Rahmetlik, köye gittiğimizde bize büyük ilgi gösterir, ne yedireceğini şaşırırdı. Dudu Ninem, ilçemize pazar kurulan cumartesi günlerinde Hasır Pazarı mevkisine gelir, orada yetiştirdiği ürünleri satardı. Küçük yaşlarda, babamın pazardan alıverdiği bazı yiyecekleri, küçük bir sepette evimize taşırdım. Dudu Nine’mi görmek için Hasır Pazarı’ndan geçerdim. Elini öper, sepeti önüne koyar, “Nine, ye!” derdim. O, her zaman gülümseyen yüzüyle bakar, başımı okşar, “Oğlum büyüyünce bana bakacak!” derdi.

Dudu Ninem ölünce, oğlu Koca Halil (Halil KOÇ) ve onun da oğlu Süleyman Koç’un misafiri olmaya başladık. Koca Halil de lâkabına layık bir kişiydi. Çam yarması gibi, vücuduna uygun iri kemikliydi. Sessizdi, sevgi doluydu. Benim Halil Dedem’di. Oğluna da “Süleyman Dayı” diye hitap ederdim. Onlar da ömürlerini tamamlayınca, seyrek de olsa torun Ramazan KOÇ’un misafiri oluyoruz. Baba - dede ocağını o tüttürüyor, sağ olsun saygısını, ev sahipliğini gösteriyor.

Yakayurt’ta, “Köy Arkası” mevkisinde anneme miras iki parça tarla vardı. Sağlığında annem onları icara verdi. O vefat edince birkaç yıl tarlalarla ben ilgilendim. Sonra satıldı tabii.

Yakayurt denince aklıma bir de o köyün yetiştirdiği ilkokul öğretmeni Ahmet ÜNAL Ağabey gelir. Gazi İlkokulu’nda, 1975-1976 ders yılında birlikte görev yaptık. Köyünde, son uykusunda. Allah rahmet eylesin. Bu köyün bir diğer Ahmet ÜNAL’ı da Söke’de yaşamakta. Şiir kitapları var, amatör olarak resim sanatıyla da uğraşıyor.

Şunu da ilave edeyim, Dailli, Millî Mücadele’nin önemli köylerindendir. Askeri birliklerimiz orada mevzilenmiş, Sarayköy’e kalkan olmuştur. Ninem rahmetlik, Yunan askerlerinin içme suyu doldurmak için Menderes’e giden kadın ve kızların testilerini kurşunlayıp kırdıklarını, sonra da kahkahalarla güldüklerini anlatmıştı. Annem de birinin adı Süleyman olan iki dayısının Çanakkale şehidi olduğunu söylemişti.

Çocukluğumda cıvıl cıvıl bir köydü Dailli. Kahvehanesi vardı, bakkalı vardı… Çocukluğumdaki Dailli’yi özlüyorum…

* * * * * * * * * * * 

(Köy fotoğrafı: Ramazan KOÇ)

Kaynak: Hasan Kallimci - “DÜNYADAKİ SARAYKÖYLÜLER” FACEBOOK GURUBU

19 Şubat 2022 Cumartesi

Sarayköyde Pamuk Tarlalarından öykü tadında söylemler - 2 / Hasan Kallimci

Sıcaktan ter su gibi akmaktadır. Beller ağrımıştır. İki üç ener çıktıktan sonra mola verilir. Amelede, “Dinlenmek, işlemenin kardeşidir.” anlayışı vardır. 
Tarla kenarına gurup hâline oturulur. “Otururken, “Bir soluyuverelim!” denir. 

Ortaya darbuka çıkarılır. O kısacık istirahat anında, biri çalar, birkaçı oynar. Birlikte şarkılar, türküler söylenir. Dedikodular yapılır. Fitneci kadınlar, sırları ortaya sererler, ortalık kızıştırırlar. Taklitler yapılarak ortaoyunları oynanır. 
1940’lı yılların bir sevdasını dile getiren bir mani hatırlanır:

Evleri var aralı,
Gömleği var saralı.
Hacı Bey Oğlu şöyle dursun,
Hasan Çullu paralı.


Tarlaya giden amele gurubuna “baharna” adı verilir. Her baharnada sesi güzel kadınlar, kızlar vardır. O türküler, ne kadar da güzel gelir o yorgunlukta…

“Kara kaş gözlerin elmas,
Bu güzellik sende de kalmaz…”


veya;

“Söğüdün yaprağı dal arasında,
Güzeli severler bağ arasında…”


Bitişik iki tarlada çapa yapan iki baharnadan birinden diğerine mani ile çatılır:

“Aşağı mahallede dibek var,
Koca Osman’da göbek var.
Pampurların göcer kolunda
Beş kudurmuş köpek var.”


Maninin karşılığını yine mani ile vermek gerekir. Netice gülüşmeleri getirir, gülüşmeler de dinlendirici olur. Bir muzip kadın, baharnadaki kızlardan birine mani söyleyerek takılır:

“Alnımda pulum,
Vallahi dulum.
Amanın dostlar
Şu kıza bir koca bulun!”


Bir başka kadın, konuştukları için geride kalan kızlara, 
“tembelsiniz” anlamında şöyle seslenir:

“Kız, sizi alan neylesin?
Şeyi kurum bağlasın.
Çıksın dağlar başına,
Dövüne dövüne ağlasın.”


Kızlar utanırlar, kıkırdaşırlar. Yorgunluğun had safhaya vardığı, amelenin çapalarına dayanarak şöyle bir dinleniverdiği zamanlarda yine manilere sarılır çapacılar. Bir kadın diğerine mani ile seslenir:

“Deniz dibi ak balık,
Okkalıktır okkalık.
Ana beni evlendir,
Yeter artık bekârlık.”


Diğer kadın, karşılık olarak “deniz” kelimesi ile başlayan bir mani söylemek zorundadır. Aksi hâlde yenilmiş sayılır. Çoğu zaman bulunur da…

“Deniz dibi muşamba,
Hacılar gider Şam’a.
Ne giydirsem yakışır
Ela gözlü paşama.”


O yıllarda bir kız kaçırılma olayı yaşanmıştı. Bu olay, çapa tarlalarında günlerce konuşuldu, birkaç tane mani yakıldı. Ben o manileri çapa tarlalarında, kadınlardan dinledim.

“Kabak aşı pişti mi?
Zeynep buradan geçti mi?
Zeynep hanımı sorarsan
Ahmet beyle kaçtı mı?


Hasır altı yamalıdır,
Zeynep Hanımı kim alır?
Alırsa Ahmet alır,
Almazsa kapıda kalır.


Kabaktandır aşları,
Zeynep Hanım başları.
Hiç ileri gitmiyor
Ahmet Bey’in işleri.

Sac üstünde bezirme,
Ahmet kafa gezdirme.
Zeynep Hanım pek nazik,
Sıcaklarda gezdirme.”


Aradan yıllar geçti. Çocukluk ve gençlik yıllarımın çapa tarlalarındaki hatıraları geride kaldı. Şimdilerde ameleler tarlaya daha erken saatlerde götürülüyormuş. Öğle istirahatı yapılmadan saat 13.00’e kadar çalışılıyormuş. Öğle uykusu yok, karınca elemiş yemeklerin ısıtılıp yenmesi yok. Darbuka, oyun ve maniler var mı bilmiyorum. 
Bunlar yoksa çapa yapmanın da tadı yoktur herhâlde…

Sarayköyde Pamuk Tarlalarından öykü tadında söylemler - 1 / Hasan Kallimci

Sabahın serinliğinde, uykulara doyamamış gözlerle tatar arabalarına yerleşirdik. Tatar arabalarına bizde “taş arabası” adı verilmişti. 
Traktörün tek tük göründüğü o yıllarda taş arabaları çiftçinin en büyük yardımcısıydı. 

Amele taşımak, pamuğu tarladan eve götürmek hep taş arabaları ile yapılırdı. Dört tahta tekerin dördü de demir şeritle kaplı, takur tukur yol alan, kalın tahtalardan yapılmış bu arabayı bir çift beygir çekerdi. İki santim yüksekliğindeki bir taşın üstünden geçerken sarsılır, üç santimlik çukura girip çıksa yine sarsılırdı. 

Ev ile tarla arasındaki birkaç kilometrelik yolda, o bitip tükenmeyen sarsıntılarda insanın içi dışına çıkacak gibi olurdu. 

Akşamdan törpülenerek yüzleri keskinleştirilmiş ve saplarının madenî kısımları taşıyan bölümleri suda ıslatılarak kabartılmış çapalar, içi su dolu testi, yanlarında ekmek çıkınları ile ameleler taş arabalarda yerlerini alırlardı. 

Her amele grubunun yanında bir de darbuka bulunurdu, tarladaki sıkıntılı anlarda çalıp söylemek, eğlenmek, oynamak, yorgunluğu atmak için…

Mahallede hayat gün doğmadan başlardı. Nal sesleri, araba tıkırtıları, motor gürültüleri; çiftçilerin önceden söz vermiş komşularını çağırışlar: 

“Hadi gari, geliverin!” Üstlüklü peştamallı kadınlar, geniş ve uzun etek giymiş kızlar arabalara doluşurlar. Haydi tarlaya!...
Sabah yedi buçuk sularında ameleler tarlaya varmış olurlar. 

Ekmek çıkınları ile su dolu testi, bir ağacın gölgesine bırakılır. Bir gün evvelki yorgunluktan eser kalmamıştır. Bir taze güne başlamanın, altı lira daha kazanmanın heyecanı yaşanmaktadır. 

Saat dokuza kadar çapa yapılır. Sonra yarım saatlik bir molada çıkınlar açılır, karınlar, “kuşluk yemeğinde” doyurulur; saat 13.00’e kadar sürecek tempolu bir çalışmanın nefeslenmesi yapılır. Saat 13.00’te Büyük Menderes kenarındaki dokuma fabrikasının borusu öttüğünde iki saatlik bir istirahatı daha hak ettiğini anlayan kadınlar-kızlar, gölgeye, toprağın üzerine atarlar kendilerini. 

Bir buçuk saatlik uyku için, toprak, o yorgunluktaki kişiye kuş tüyü bir yataktan daha yumuşak gelir. Uykudan sonra ortaya serilen çıkınların çevresinde toplanılarak yenen yemek ve çapanın sapını yeniden tutarak 17.30’a kadar devam edecek yeni bir çalışma… 

Yine arabalara doluşarak geriye, eve, bir altı lira daha kazanmış olmanın mutluluğu ile dönüş…

Altı lira yevmiye, çiftçiye çok, ameleye az gelir. Çapacıya çok ihtiyaç olduğu zamanlarda yevmiyenin yedi liraya çıktığı da duyulurdu. Böyle zamanlarda kadınlar, daha fazla kazanmak için yanlarında 10-11 yaşlarındaki çocuklarını da götürürlerdi tarlaya; onlar da akşama kadar pamuk çapalar, para kazanırlardı. İnsana ihtiyaç var ya, çiftçi ses çıkarmazdı çocuklara.

Çiftçi, amelenin altı günlük ücretini Cumartesi sabahı ev ev dolaşarak dağıtırdı. Cumartesi günleri para dağıtılmasının sebebi, ilçede o gün pazar kurulmasındandı. 

Parayı alan aileler hem yiyecek alır hem de seyyar tuhafiyecilerden ve zücaciyecilerden ev ve çeyiz ihtiyaçlarını temin ederlerdi. Alışverişlerde geçen haftadan kalan borç varsa verilir, yeni alınanların ücreti de borç hanesine yazdırılırdı.

Çiftçiler, Çınarlı Kahve’de toplanmışlardı bir seferinde, hatırlıyorum. “Kadınlar çapayı çoluk çocuğun maskarası ettiler. Yevmiyeyi altı liradan verelim.” diye kararlaştırmışlar. Yevmiyeleri yedi liradan almayı bekleyen komşular, altı liradan hesap görülünce çok kızdılar, çok ilendiler1 fakat ertesi gün yine gittiler çapaya, altı liralar kazanmak için.

Bir tarlada pamuk çapalayan işçi grubuna “baharna” denir. Pamuk bitkisini çapalama işi, “çapa yapmak” şeklinde ifade edilir. Çapa yapanlar, tarlanın bir başında yan yana durarak işe başlarlar. “Enere durmak”tır bu. O sıralanış ile tarlanın öteki başına kadar pamuğun çapalanarak gidilmesi “enere çıkmak”tır. 

Pamuk bitkisinin dibindeki toprak havalandırılır; fidenin dibi taze toprakla doldurulur. Topalak, kanyaşı gibi bitkiler kökünden sökülür. İyi bir çapacı, pamuk çapasını bu şekilde yapar.

Bazı açıkgözler vardır ki “on dört çapası” yaparlar. “On dört”, “onu da ört” ifadesinin kısaltılmışıdır. Pamuk fidanının çevresindeki toprağı temizlemek, yeni toprak çekerek beslemek, otları temizlemek zor iştir. Kolayı, öteden, çapa ile toprak çekerek otun üstünü örtüvermektir. Böyle hileli çapa yapanın arkasından bakıldığında, otlar örtüldüğü için iyi çapa yapılmış gibi görünür fakat iki gün sonra o örtülü otlar, kuruyan toprağı iteleyip gün ışığına çıktıklarında hile ortaya çıkar.
Tarla kıyıları diğer taraflara nazaran çok otludur, her bir çapacı o yana durup çapa yapmak istemez. 

Amele topluluğu çapa yapmak için enere durduğunda, tarla kenarlarından tarafa “göcer” denir. O kenar çok otlu olduğundan, göcerde çapa yapan kişi arkadaşlarından geride kalır. Diğerleri ona takılırlar:

“Ener dolaştı,
Göcer b.ka bulaştı!”

Mayıs ve haziran ayları, pamuk çapasının yapıldığı aylardır. Güneş inadına yakar, sıcak çekilmez olur. Gölgeye bırakılmış testilerdeki sular ılır. 
Çapacı ne yapsın? Susuzluğunu o ılık su ile gidermeye, serinlemeye çalışır.
Sıcaktan bunalan iki kadın, ağrıyan belleriyle ayakta durmakta zorlanırlar. Bu sebeple uzun çapa saplarını baston yaparak dayanırlar ve karşılıklı olarak şu kısa söyleşiyi yaparlar:

-Ocağa ne koydun?
-Börülce.
-Altına ne soktun?
-Hılız.
-Üf de yansın!
-Üf, üf! Es Haydar es! Kızımı sana vereceğim.

Gülüşmeler vücutları değil amma yorgun gönülleri biraz olsun serinletir. Yine sıcağın bunalttığı bir zamanda, bir başka kadın, serinliğe hasretini şöyle dile getirir:

-Estir Allah’ım, estir!
Gençlere Gandi’den fistan kestir,
Koca karıları arığın içine bastır.

Yaşı biraz ilerlemiş olanlar homurdanır, gençler gülüşürler. 

Bu serinlik arzusunu dile getiren iki söyleyişteki, “Haydar” kavramı ile “Gandi’den fistan kestirme” ifadesi üzerinde durmaya değer. 

Haydar, Hz. Ali’ye verilen ad olup, yaşanan sıkıntı anında ondan medet umulmaktadır. 1950’li yıllarda, “gandi fistan” moda olmuştur. İpek ve naylon karışımı bu kumaş, bilhassa varlıklı bayanların düğün ve derneklerdeki giyimlerinde kullanılmıştır.

15 Şubat 2022 Salı

1960' LI YILLARIN SARAYKÖYÜNDEN ÖYKÜ TADINDA PAYLAŞIMLAR / MEHMET ÇEVİK - 5

1960' LI YILLARIN SARAYKÖYÜNDE ÇARŞI – PAZAR (DESTANGILAR-ŞARKI SÖZÜ SATICILAR) / MEHMET ÇEVİK– 5

Dalım oğul, balım kız,
Bizim destancılarımız vardı. Bunlar ülke çapında geçmiş acı ve tatlı olayları şiire dökerek yazılmış kağıtları yanık sesleriyle ahenkli bir şekilde okuyarak insanları hem duygulandırır hem de güldürürlerdi. Üzerinde fiyatı değil de hediyesi 25 kr yazardı. İyi ki bazı sayfaları saklamışım. Size bunlardan bir tatlı, bir de acı bir olayı örnek vereyim : 
Örneğin; Erzincan depremini anlatan bir destan.
‘ Erzincan duman oldu,
Halimiz yaman oldu,
Yarimi kaybedeli,
Bir hayli zaman oldu.’


Diğerine örnek ise ;

‘Mini etek çıkacak,
Gençler ona bakacak,
Evlenmeyin bekarlar,
Naylon kızlar çıkacak.’


Destanlar son derece lirik, öğretici ve manidardı. Aslında onda anlatılan halkdı, bizlerdik. Fakir, zengin ve ülke sorunlarıydı. 

Televizyon nedir bilmezdik. Radyo da varlıklı evlerde vardı ama, mutluluk diz boyuydu. Önce insan, sonra para gelirdi şimdikinin tam aksine. Bugün, aynı binada yaşayıp da katlardaki komşusunun adını sanını bilmeyen, öldüğünü bile duymayan çoook ‘Et beyinli muşmulalar,’ selam vermemek için yolunu değiştiren sözüm ona ‘ Angut kuşları.’ Var. Kahrolası, batasıca Batı, para ve Milli değerlerden hızla uzaklaşmamız bizi bu durumlara düşürdü.

Şarkı sözü satanlar da birkaç yapraktan ibaret olan kağıtları yere sermiş yanık sesleriyle Nuri Sesigüzel, Muzaffer Akgün, Nezahat Bayram, Ülkü Beşgül, Muazzez Türing, Turhan Karabulut, Zeki Müren, Saime Sanay, Hamiyyet Yüceses, Hafız Burhan ve daha adlarını zikredemediğim yüzlerce sanatcının eserlerini söylerler. Ayrıca hediyesi (!?) elli kr a satarlardı.

‘ Halimeyi samanlıkta bastılar,
Şalvarını güldalına astılar,
Düğmeleri teker teker kestiler,
Aman Halimem, canım Halimem.’


Bir de Sesigüzelden ;

‘Sular akar arkın arkın,
Felek döndürmüyor çarkın,
Bu dünyada evim barkım,
Vardır diyen yalan söyler.’


Dalım oğul, balım kız, İşte o günler böyleydi. Gelecek satırlarda buluşmak üzere Allahaısmarladık.
MEHMET ÇEVİK
Uluslararası Tur Rehberi

1960' LI YILLARIN SARAYKÖYÜNDEN ÖYKÜ TADINDA PAYLAŞIMLAR / MEHMET ÇEVİK - 4

1960' LI YILLARIN SARAYKÖYÜNDE ÇARŞI – PAZAR (DÜRBÜNCÜLER-FİLİMCİLER) / MEHMET ÇEVİK–4
Dalım oğul, balım kız,
Dürbüncüler ise; çarşının girişine yayılır ilk gelenleri avlamak için. Bu alet gerçek bir dürbün değildi. İçindeki küçücük filmleri büyüterek gösteren bir sinematek aletiydi. Biz dürbün derdik. 

Meşhuuur bir Arap hoca vardı dostumuz. İşte o, bu işi yapardı. Bir gece bizde kalır, etrafına toplanırdık. Meddah gibi bize komik hikayeler anlatır saatlerce güldürürdü. Yollarını dört gözle beklerdik. 
Bugün bile haala anlattıkları capcanlı belleğimdedir. 
Ertesi sabah babama, 
‘Ramazan rahat ettim. Al şu iki buçuk lirayı.’ Diyerek hoşnutluğunu belirtir, üzerinde İnönü nün tek resmi olan parayı verirdi. Bundan dolayı biz sinemateki izlediğimizde para vermezdik. İçindeki filmleri ezberden tek tek sayardı. 

‘ Bak vatandaş görüyorsung cıbıldakcıbıldak garılaarı, üsdüne bi şey keymiş, onun da yok yarılaarı.’ 

Aslında hiç çıplak değildi bunlar ama, onun ki reklamdı. 
Bizim Hüseyin göreceğim diye küçük dilini yutar, heyecanla bakardı. Arap hoca devamla, 

‘ Megge, Medina, İslambol, filler, gergedanlar, aslanlar,sırtlanlar, gelyollar,gidyollar.’ 

Deyip sonuna doğru gelirken 
‘ Tırrr tırsızzz olursa 10 kr, tırrrr tırrrlı olursaa 15 kr ‘ 
der ve olanca sesiyle, ‘tıırrrrrrrrrrr!’ diye bağırır ve kelaynaklar gibi çırpınırdı. 
10 kr luk şey saniyede otomatikman 15 kr oluverirdi. 

Bunun yanı sıra yüzükler, bilezikler, Atatürk ve arkadaşlarının siyah-beyaz posterlerini satardı. Çok istisnai bir insandı o.
MEHMET ÇEVİK / Uluslararası Tur Rehberi

SARAYKÖYDEN FIKRA TADINDA BİR "SU" ÖYKÜSÜ / ALİ RIZA ÖNAL

 Hikayemizin kahramanı olan, Efe meydanında market işletmecisi rahmetli Sarıoğlu Mustafa Önal o yıllarda, rahmetli Arif Böcek’in Gençlik pastanesinde çalışmaktadır. 

Ailesi ile beraber yaz aylarında her Sarayköylünün yaptıkları gibi bağa göçen Mustafa amcanın bağlarının Çeştepe’den gelen suya yakın olduğunu bilen Arif Böceğin babası Memet Ağa dayı Mustafa amcaya her sabah gelirken Çeştepe suyundan bir testi su alıp gelmesini ister. 

Mesafenin uzun olmasından dolayı her gün sabah sırtında alıp geldiği su Mustafa amcayı ilk günler yormasa da sonraları yorucu ve sıkıcı gelir. 

Ne yapayım diye düşünürken arkadaşının biri 

’’Ulen olum, her gün ta ordan bure bi desdi su gelmez.’’

-Ne yapam. Yol göster.
-Yapcen bir iş var. Desdiyi boş alıp gelip Aşyemezlerin evinin önündeki çeşmeden doldurcen. 
Memeta dayın o suyu Çeştepe suyu sanır. O suyun eyi su olup olmadını anlımaz.

Bu plan Mustafa amcanın kafasına yatar. Mehmet Ağa dayı suyun iyi su olmadığını anlarsa mecburen yine desti sırtta Çeştepe’den doldurmaya devam ederiz diye düşünür. Planı hemen ertesi günü uygular. Destiyi bağ evinden boş alır gelir, suyu Aşyemezleri evinin önündeki çeşmeden doldururak, getirir Mehmet ağa dayıya verir. 
Öğleden sonrada sorar. ‘ 

’Memeta dayı su nasıl, güzelmi’ ’Son gelen su Mehmet ağa dayının çok hoşuna gitmiştir.’ 

’Allah razı olsun Mustafa oğlum. 
Bu getirdiğin su bek datlımış. Sanki daha önce gelenden daha güzel gibi geldi bana’’

Herkesin razı olduğu bu durumdan sonra Sarıoğlu Mustafa amca suyu Aşyemezlerin oradan doldurmaya devam eder. Arada sırada şikayet var mı diye de sormayı ihmal etmez.
* * * * * * * * * * * * * * * 
Paylaşım: Ismail Yaşar Çömez – Facebook “Dünyadaki Sarayköylüler” sayfası DERLEYEN:ALİ RIZA ÖNAL - DERLEME TARİHİ:10.09.2014

14 Şubat 2022 Pazartesi

1960' LI YILLARIN SARAYKÖYÜNDEN ÖYKÜ TADINDA PAYLAŞIMLAR / MEHMET ÇEVİK - 3

1960' LI YILLARIN SARAYKÖYÜNDE ÇARŞI – PAZAR (YANKESİCİLER,ÜÇKAĞITÇILAR,NANE YAĞCILAR) / MEHMET ÇEVİK - 3

Dalım oğul, balım kız,
O yılların yankesicileri bile profesyoneldi. Az paraya tenezzül bile etmezlerdi. Cüzdan kat kat ve bir de fiyakalı olacaktı. 
Bunlar Sarayköy dışından gelirlerdi. İyi organizeydiler. Şimdikiler gibi az buçuk şeye rağbet etmezler, deveyi hamuduyla götürürlerdi. Yakalandıkları zaman da ser verip sır vermezlerdi. 
Polis Kuzudan iyi sopa yerlerdi. Ama ağlayıp sızlayana parasını geri verirlerdi. Atıverirlerdi gizlice. 

Çarşının kalabalık köşesine kurulmuş üçkağıtçılar da üç yüzük altında tek bilya saklar ve ‘ bulgareyii, al pareyii.’ Derlerdi. Yenilmeye başladıklarında da hemen adamı kovarlardı.

Dalım oğul, balım kız,
Gelelim nanayağcılaraaa. Bunlar mis, esans satarlardı. Karakedi, ıtır, sabırtaşı, gözyaşı, zambak, yedi kardeş kanı, karafatma, gül ve daha neler. 
İsimlerini bir çırpıda sayar, en pahalısı ve kalitelisinden birkaç mg enjeksiyona doldurur 
‘ Dünyanıng malı düngyaada galır, hayvanlar goglaşa goglaşa, insanlar gonuşa gonuşa angleşiii aaakıdeşş.’ Fıs, fıs, fıs, diyerek üzerine fışkırtır. 
Satın almak istediğin zaman da en ucuzundan küçücük bir şişeye birkaç damla doldurarak seni ayakta uyutur.

MEHMET ÇEVİK
Uluslararası Tur Rehberi