SARAYKÖY / DENİZLİ - Güzel Yurdumun tarihiyle, doğasıyla ve insanıyla güzel bir köşesi. Ulusal kurtuluş savaşının daha ilk evrelerinde, Ege'deki kuvvayı milliye hareketlerinin öncü merkezlerinden güzel bir yurt köşesi. Değerli dostlar, bu sayfalar; görsel kent belgeliği özelliğinde olmak üzere yöreye ilişkin, toplumsal yaşama dair belge, bilgi ve görüşleri siz sevgili dostlarla paylaşmak amacıyla hazırlandı. Dost kalın, dostlukla kalın. İletişim: saraykoyozlemi.gmail.com
3 Ekim 2021 Pazar
SARAYKÖY: Milli Mücadelenin Sarayköylü Önderlerinden Emin Aslan Bey (Tokat)
25 Ağustos 2021 Çarşamba
ZİYAFET / Nevzat Çakmak
ZİYAFET / Nevzat Çakmak
Kıvrıla kıvrıla yol alan, sonsuzluğun simgesi bu efsane nehir; bugün tarihin önemli bir gününe tanıklık ediyordu. Kabına sığmıyor, taşkınlarıyla alüvyonlu topraklar bıraktığı bu ovaya düşman ayaklarının basmasına razı gelmiyor, yarattığı dev burgaçlarla delicesine akışı saldırganlara korku salıyordu sanki... Gökyüzünde çakır yıldızlar oynaşıyor, bulutların arasından bir görünüp bir gözden yiten dolunay bakır bir siniyi andırıyordu. Suya vuran ay ışığının pırıltısına, piyade tüfeklerinin çakmak ateşleri karışıyor; emperyalist güçlere karşı başkaldırının kurşunları düşman hedeflerini dövüyordu. Kuvâ-yı Milliye güçleri, gönüllülerle birlikte Halk Hareketi oluşturup Menderes köprüsünü canla başla savunuyorlardı. Kuvâ-yı Milliyeci kadınlarımız da cephe gerisinde boş durmamış, gecenin karanlığında boynuzlarına mum bağlanmış keçileri köprüye doğru yürütüp sayıca üstün olan düşman güçlerinin üstüne doğru salmışlardı. Düşman şaşırmış,* Menderes nehri ve köprüsü geçit vermemiş, Sarayköy’ü geçip Denizliye girememişti.
Süleyman Efe ile Halil İbrahim, müftünün çağrısıyla, eline tüfeğini alıp mevziye koşan gönüllü gruba katılmışlar, keseklerden yaptıkları siperde, omuz omuza savaşıyorlardı. Efe’nin her tetik düşürüşünde düşmana, eksik harfli, peltek dilli küfrü Halil’in gülesini getiriyordu. Halil kendini tutmaya çalışıyor, kahkahaları ısırdığı dudaklarında susturucu takılmış silahtaki mermi sesine dönüşüyordu. Gene de sempatik Denizli ağzıyla yeniden küfretmesi için onu kışkırtmaktan geri durmuyordu. Efe’nin, yedek matarasını Halil İbrahim istemeden onun sol kolunun yanına bırakıvermesi, Halil İbrahim’in, şimdi yersem susatır diye düşünüp cebinden bir türlü çıkarmadığı kuru üzümle leblebi karışımını, çıkınıyla ortaya bırakması ile karşılık bulmuş, ateş altındaki savaş arkadaşlığı dostluğa dönüşmüştü. Birbirlerine ilçe pazarının kurulduğu cumartesileri buluşma sözü vererek ayrılmışlardı zafer alanından… İple çekiyorlardı buluşma günlerini. Veysi’nin kahvesinde buluşup muhabbetin belini kıracakları günleri...
Pazar da pazardı hani! Canlı ve kalabalıktı, kum gibi insan kaynardı. Bezzazlar, çerçiler, manavlar, şerbetçiler, nalıncılar, tenekeciler, çıracılar, sülükçüler, kekik yağcılar pazar duasıyla sergilerini açar, tezgâhlar kurulur, seyyar satıcılar bağıra çağıra sokakları dolaşarak mallarını satarlardı. Çevre köylüler de sabahın köründe kimi binek hayvanlarıyla, kimi yayan yola çıkar, heybelerini öteberi ile doldururlardı. Pazarda tanışlarıyla ayaküstü konuşur, gün batmadan evlerine dönerlerdi.
Halil İbrahim, konuşurken başıyla, eliyle, koluyla konuşur, gülerken gözlerinin içi de güler; derin bakışları, köşeli çenesindeki yüzüne ayrı bir anlam katardı. Gülmeyi de güldürmeyi de çok seven, nüktedan biriydi. Malı, davarı, verimli tarlalarıyla hâli vakti yerindeydi. Hasköy’ün tam ortasındaki kavşaktaki evinin kapısı herkese açıktı. Süleyman Efe, topluca, esmer yüzlü, kara gözlü, uçları yukarı kıvrılmış kara, kaytan bıyıklı, kirli sakallıydı. Uzun boyu ile ciddi duruşunu sergilemek için göğsünü öne çıkarıp vücudunu kasardı. Yürürken aksayan sağ ayağı bu tabloyu bozsa da “efe duruşu”nu hiç bozmazdı. Cana mala zarar vermez, tek başına dağda yaşar, bir süre yaşadığı kızanlık geleneğini sürdürmeye çalışır, kendisine Efe denilmesi hoşuna giderdi. Bir oturuşta bir kuzuyu yediği söylenirdi. Halil İbrahim’in Efe’ye sözü vardı. Kuzu, keçi de boldu. Bu haftaki buluşma ziyafetle devam edecek; siper, savaş, zafer yâd edilecekti…
Halil İbrahim, Efeye,
-Efem, sen azcık bekle ben biraz öteberi alıp geliveren sonra yola çıkalım, dedi. Pazar yerine doğru yürüdü. Sebze satıcısına,
-Bizim oolan, oodan iki okka domat datıveeecen mi, dedi.
- Dattim dattim aha şuracikte. Aliveecen mi?
-Alcem de tobayi aciveecen mi?
-Accem de parami cikariveemedim bi dakka bekleyiveecen mi?
-Bekleyiveririm noolcek ki…
Efe kısmı bekletilmeye gelmezdi. Heybesini doldurup döndü kahveye.
Atlarına binip birlikte gittiler Halil İbrahim’in köyüne. İki kanatlı ana kapıdan geçilip geniş avluya açılan kapılarının bulunduğu damlardan birine bağlandı atlar. Efe yol manzaralı odanın bulunduğu eve davet edildi. Evin kapısında karşıladı onları Halil İbrahim’in güler yüzlü, kar beyaz başörtülü karısı. Nasıl da acıkmışlardı! Eli çabuk Fatmana, bir çırpıda kurdu yer sofrasını… Yemekler odanın ocağının önünde bakır kaplarda, üstü kapaklı olarak dizilmişti. Kasnak üzerindeki pırıl pırıl bakır sininin üzerinde dilimlenmiş patlıcanlar, saç ekmeği ve kaşıklar vardı. Halil İbrahim, karısına,
-Fatmana, Efe acıkmıştır, yemeği getir, dedi. Kapak açıldı, dumanı tüten tarhana çorbası kaşıklandı. Efe, savaşır gibi sallıyordu çorbaya kaşığı!
-Efe, hemen karnını doyurma, arkadaki yemekler sıralarını bekliyor daha! Fatmana, getir ikinci yemeği, dedi, ev sahibi. Kapak açıldı, Fatmana,
- Haden, buyurun yiyin gari, dedi. Kaşıklar sallandı ikinci kap tarhana çorbasına. Daha bitmeden Halil İbrahim,
-Fatmana, getir üçüncü yemeğimizi, deyip kapağı açtığında, yutkunup duran Efe, boğazını temizler gibi bastı gayarı:
-Senin verceen ziyafetin de ta …!
Efe damın kapısına varmadan yakaladı Halil İbrahim kolundan. Kısa bir çekişmeden sonra lale gibi kızarmış, kuzu çevirmesinin bulunduğu avlu ocağının önüne kurulmuş sofraya oturtmaya razı etti onu. Efe’yi tahrik edip uzun zamandır işitmediği komik küfrünü yaptırmıştı. Güçlükle tuttuğu kahkahasını patlatıverdi. Efe de ona bakarak gülmeye başladı, yeniden birbirine sarılıp kucaklaştılar. Saldırdılar kuzuya… Efe,
-Elinize sağlık kuzu iyi kızarmış. Yazık olur bu kuzuya, yalnız böyle kuru kuru boğazımdan geçmedi be bizim oolan, dedi.
Kenarda örtü altında soluyup duran binlik boğma rakı çıktı gün yüzüne. Laf lafı açtı, laf tütün tabakasını… Sohbet akşam karanlığına değin sürdü, dostlukları da ölünceye değin…
Nevzat Çakmak
*Yunanlar, boynuzlarına mum bağlanıp gece karanlığında üzerlerine sürülen keçileri asker sanıp kalabalık bir ordu ile karşı karşıya olduklarını düşünerek geri çekilmişti.
Alakarga sayı:2413
* * * * * * * * * * * * * * * * *
Kaynak: “DÜNYADAKİ SARAYKÖYLÜLER” FACEBOOK GURUBU
https://www.facebook.com/groups/dunyadakisaraykoyluler
* * * * * * * * * * * * * * * * *
29 Haziran 2021 Salı
Anılarla TARİŞ / Cengiz Çakır
Anılarla TARİŞ / Cengiz Çakır
Yıl 1950. Kasaba merkezinin tek okulu olan, Sarayköy Gazi İlkokulu’nda okumaya başladım. Görkemli okul binası İstasyon Caddesi’nin sonunda, caddenin Denizli - Babadağ Şosesi ile kesiştiği köşede yer alıyordu. Birkaç sıra halinde yola paralel uzanan rayların ortasında, bir bölümü iki katlı sade bir taş yapı olan tren istasyonu. Levhada SARAYKÖY, Rakım 169 m. yazılı”. Etrafta TCDD çalışanlarının oturduğu konutlar, ambarlar, kantar, “abdesthane”, ulu çınar ağaçları ve bir çeşme var. Ray sıralarının ötesinden taş döşeli bir yol daha geçiyor. Bu yolda istasyonun güney tarafına düşen yapının alınlığında “SARAYKÖY PAMUK TARIM SATIŞ KOOPERATİFİ” yazılı. Bekçi kulübesi, kantar, genişçe bir avlu, yönetici konutları, depolar ve pamuk liflerini çekirdekten ayıran “çırçır fabrikası” var.
Halk arasında “fabrika” sözcüğünü doğru kullanabilen yok gibiydi. “Pavlıka” ya da “Faprıka” diyenler yanında kibarlaştırarak “Palike” diyenler de olurdu. Fabrikaların en eskisi kooperatife ait olan çırçır fabrikasıydı. Kasabanın merkeze yakın yerinde “Atılganların Çırçır Fabrikası” vardı. Daha sonra İstasyon binasının kuzey tarafında kalan şoseye cepheli “Dokuzun Çırçır Fabrikası” kuruldu. Sonra “Akseller İplik Fabrikası” kuruldu, içinde çırçır bölümü de vardı. Daha sonra Büyük Menderes ırmağının kıyısına “Menderes Tekstil” adıyla dokuma fabrikası kuruldu. Bu fabrika el değiştirmiş olup halen başka bir adla çalışmaktadır.
İlkokul öğrencisi olduğum dönemde kasabanın nüfusu 5 bin dolayında idi. Kayıtlara göre 2020 yılında 30 bin dolayında. 70 yılda 6 katına çıkmış. Bu sürede Türkiye’nin nüfusu da 17 milyondan 85 milyona çıkmış, yani beş kat artmış. Gerek tarım işçisi olarak, gerekse fabrika işçisi olarak çalışma olanağı bulunan kasabamızın göç alan bir yer olması doğal.
Yakın akrabalarımız dahil pek çok insan bu fabrikalarda çalışıp geçimlerini sağladılar ve pek çoğu emekli oldu. Listenin en başında babam var. Babam güçlü kuvvetli bir insandı. O gücü sayesinde bir süre Tariş Çırçır fabrikasında hamallık yaptı. Arkadaşları ile birlikte 200 kilodan ağır pamuk preselerini taşırlardı. Bir gün eve üzgün geldi:
- “Bi arkadaş preseyi düşürdü bacağını kırdı” dedi.
Ağır işte çalışan biri sakatlandığı takdirde uzun süre iş göremez. Doğal olarak geçimi zorlaşır.
Liseye gittiğim sırada babam akşam yemeğinde:
- “Cengiz, sana bi şey soracağım” dedi.
- “Buyur baba” dedim.
- “Tahmil, tahliye ne demek?”
Babacığım,
- “Tahmil, yükleme , tahliye boşaltma demek” diye cevap verdim.
Birden :
- “Vay eşşek herif !” dedi.
O sırada Aşağı Fabrika denilen Menderes Tekstil’de çalışıyordu. Fabrikanın kuruluşunda işe girmiş, sicil numarası 2 olan en kıdemli işçisiydi. İşe yeni giren birini görüp:
- “Arkadaş, sen ne iş yapıyorsun?” diye sorunca, adam “Ben tahmil tahliye işçisiyim” demiş.
Babam ne olduğunu anlamadığı halde, ne gibi bir iş yaptığını sormamış.
- “Tahmil tahliye işçisiyim deyince ben de eşşek herifi bi adam sandım, meğer o da bencileyin hamballık yapıyormuş” dedi.
Annem de kış aylarında çırçır fabrikasında çalışırdı. İki posta (vardiya) çalışılır, gece yarısı işten geldiği olurdu. Benim küçüğüm olan erkek kardeşim iktisat fakültesinde okurken Tariş Çırçır Fabrikası’nda beyaz yakalı olarak çalıştı.
Eşim benimle tanışmadan önce çırçır fabrikasında çalışmıştı. Nişanlı olduğumuz dönemde iplik fabrikasında çalışıyordu. Düğünümüzden bir hafta önce işten ayrıldı. Evlendiğimiz zaman eşimin 17 yaşını bitirmesine 2 ay vardı. Fabrikada çalışıp para kazanabilmeleri için mahkeme kararı ile eşim ve onun küçüğü olan kız kardeşinin yaşları mahkeme kararı ile ikişer yıl büyütülmüştü. Evlendiğimizde eşim 1,5 yılı sigortalı olarak geçen 3 yıllık işçiydi.
Patronlar sendikadan öcü gibi korkar, sendikaya yazılan işçiyi hemen atarlardı. Sendika sözcüğüne dili dönmeyenlerin “sanduka” dediğini çok duydum. Türkçe Sözlük’te “sanduka; mezarın üzerine konan tahta veya mermer sandık” diye tanımlanıyor.
Annem ve babam hayli ileri yaşta sigortalı işçi oldular ve zamanla emekliye ayrıldılar. Kardeşimin eşi olan gelinimiz Tariş Çırçır Fabrikasında çalışarak emekli oldu. Bahçe komşumuz Hilmi ağabey o fabrikada usta olarak çalışıyordu. Yüzlerce, hatta binlerce işçi bu fabrikalarda çalışarak emekli oldu. Bunların büyük çoğunluğu sendikal haklardan yararlanamadı. Belki ezildiler, sömürüldüler. Ama her şeyden önemlisi doydular ve neticede sosyal güvenceye kavuştular.
Babam aynı fabrikada 16 yıl boyunca asgari ücretle çalıştırılmıştı. Kendisine “Ali Ağabey” diye seslenen patronları zam yapmayı düşünmediler. Ama babam emekli olduktan yıllarca sonra, ölüm döşeğinde ağır hasta iken patronlarını kastederek:
- “Allah razı olsun şu Akseller’den” dedi.
- “Niye baba, senin bile hakkını vermediler !” dedim.
- “Onlar bu fabrikaları açmasalardı, benim gibiler emekli olup kimseye muhtaç olmadan rahat şekilde ölemezdi ” dedi.
Bütün bu oluşumun temelinde Sarayköy Ovası’nın 1946 yılında sulamaya açılması ve pamuk tarımının gelişmesi yatmaktadır. Bizim 2,5 dekarlık bir bahçeden başka arazimiz yoktu. Ancak, tarım işçisi olarak ovada ayak basmadığımız tarla kalmamıştır. Bir dekar pamuğun üç kez çapalanması ve elle hasadı için 8 - 10 işçi gündeliği gerekir. Dört ay süre ile haftada altı gün olmak üzere yuvarlak hesap 80 gün çalışıldığını varsayalım. Her 10 dekarlık pamuk tarlasında 1 işçinin tam zamanlı çalışması gerekecektir. Pamuk hasat makinesi bir günde 500 - 600 işçi kadar pamuk toplar. İşçiler işsiz kalır. Mısır üretimi tümüyle mekanize olmuştur. Mısıra destek verilmesi işsizliği artırır.
Çırçırlama pamuklu sanayinin ilk ve en basit aşamasıdır. Bir ara dökümünü yapmış, pamuğun 26 sektörle etkileşim içinde olan bir ürün olduğunu saptamıştık. Kundaktan kefen bezine kadar, patlayıcı maddeden, paraların basıldığı kağıda kadar pek çok şey yapılır pamuktan.
Çoğunlukla el işçiliğine dayanan tarım ve tarıma dayalı sanayi, iş (istihdam) yaratmanın en kolay ve ucuz yoludur. Satılmayan ürün üretilmez. Tarım satış kooperatifleri ve onların üst örgütleri tarımsal ürünlerin satışı ve işlenmesi konusunda çok önemli hizmetler görmüşlerdir.
Tarihsel bakış açısıyla konuyu işlemeye devam edeceğiz.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Cengiz Çakır – Gazete Yazarı
28 Aralık 2020 Pazartesi
YÜZ YILLARDIR GELEN BİR İNSANLIK KÜLTÜRÜ VE GELENEĞİ - SU HAYRI / Fatma YAZICI
BİR ANADOLU GELENEĞİ OLAN SU HAYRI, AYDIN'A BAĞLI ÇOĞU İLÇELERİN DAĞLIK BÖLGELERİNDE YOL KENARLARINA HAYIRSEVER VATANDAŞLAR TARAFINDAN KONULAN TOPRAK TESTİLER VE KÜP SEBİLLER GÜNÜMÜZDE DE HALA DEVAM ETTİRİLİYOR.
YÜZ YILLARDIR GELEN BİR İNSANLIK KÜLTÜRÜ VE GELENEĞİ / Fatma YAZICI (OLAY / AYDIN)
Aydın’ın Boydere, Evsekler, Zeytinköy, Karacaören, Sapalan, Karaağaç, ve Çeşmeköy yol kenarlarına hayırsever vatandaşlar tarafından konulan toprak testiler ve küp sebiller günümüzde de hala devam ediyor.
Dağ köyü yol kenarlarında özenle yapılmış su küp yatakları, yolculuk yapanların susuzluğunu gidermek için yapılan hayratlardır.
Selçuklu ve Osmanlı Kültürü içinde, çeşmelerin çok büyük önemi vardır. Kervan geçiş güzergâhlarına belirli aralıklarla konulan toprak su kapları, kervancıların su ihtiyaçlarını karşılamaktaydı.
Yüz yıllardır gelen bir insanlık kültürü ve geleneğidir su ikramı ve yaptırılan hayır çeşmeleri, yeryüzündeki bütün canlılara verilen değerin bir göstergesidir. Günümüzde Aydın’ın bazı ilçelerinde hala yol üzerlerine konulan bu su sebilleri, varlıklı ailelerinin yaptığı su hayratları vasiyet üzerine yaşatılmaktadır.
Dağlık bölgelerdeki köy halkının hala yaşattığı bu gelenek ilk defa görenleri şaşkınlık ve hayranlık içerisinde bırakıyor. Ulaşımın ve su bulmanın kolay olduğu günümüzde de halen yol kenarlarına küçük taş yapılar yapılarak, içerisine toprak su kapları konulmaktadır.
HAYIRSEVER VATANDAŞLAR GELENEĞİ HALA DEVAM ETTİRMEKTE.
Suyunu içenler çok iyi bilirler. Çocukluğumuzun su soğutma sistemi gibi olan hayratların suyu mis gibi toprak kokulu ve tadı uzun süre damaklarda kalmaktadır. Günümüzün sebil dolaplarının yerini tutan su küpleri hayırsever vatandaşlar tarafından, yoğun olarak kullanılan yol güzergâhlar üzerine yapılıyor. Genellikle üç tarafı taş veya kerpiç duvarla örülmekte üzeri ise gölgelik şeklinde kapatılmaktadır. Ağız tarafı ise yola bakacak şekilde yapılmaktadır.
Testilerin ağzına kapak olarak kullanılan taze çam kozalağı, suya aromasını ve kokusunu verir. Eskiden ninelerimiz ayrıca testinin içine küçük bir çam dalı atarlarmış. Hem suyu tatlandırır, hem çam reçinesi birçok mikrobun kırılmasına yararmış.
Yöredeki insanlar eşek ve at sırtında su getirip bu sarnıçların içindeki küplere doldururlar. Küpün ağzı ağaçtan yapılmış yassı tahtayla muhafazalı bir şekilde kapatılır. Su testilerinin veya küplerinin hemen yanında bakırdan ya da ağaçtan yapılmış bir su tası vardır. Sular tükendikçe vatandaşlar tarafından doldurulup insanların kullanımına sunuluyor.
İNSANLARIN YANINDA HAYVANLAR DA UNUTULMAMIŞ
Yüzyıllardır insanların su ihtiyaçlarını karşılmak için yol kenarlarına konulan su küplerinin yanına ilave edilen yalaklar ile de hayvanların su ihtiyaçları unutulmamış.
Kuşların, yılanların, kertenkelelerin, kirpilerin, kaplumbağa gibi birçok hayvanın su içebileceği yalakların yapılması insalık olarak örnek teşkil etmektedir. Doğumdan ölüme hayat kaynağımız suyun ulaşılamayan yerlerde testi ve küplerle hizmete sunulmasıyla hem hayvan hem de insanlar susuz kalmıyor.
Fatma YAZICI / OLAY AYDIN
* * * * * * * * * * * * *
KAYNAK: http://olayaydin.com/yuz-yillardir-gelen-bir-insanlik-kulturu-ve-gelenegi/2019/
YÜZ YILLARDIR GELEN BİR İNSANLIK KÜLTÜRÜ VE GELENEĞİ
22 Kasım 2020 Pazar
SARAYKÖY HÜKÜMET CADDESİ - 1940' LI YILLAR / İBRAHİM HELVACI
SARAYKÖY HÜKÜMET CADDESİ - 1940' LI YILLAR
Kaynak: Facebook “DÜNYADAKİ SARAYKÖYLÜLER” GURUBU
Celalettin Tezer: Eczaneyi hatırlamadığıma göre demekki benden de eski, tam tarihi bir resim
İbrahim Helvacı: Sağdaki “Menderes Eczanesi” levhasının altındaki ismi büyüterek okuduğumuzda “Reşit Köksal” yazdığı görülüyor. Eczanenin “Menderes” adını dikkate alarak, bu fotoğrafın rahmetli Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Partinin kurulduğu 1946 ile iktidara geldiği 1950 yıllarına ait olduğunu tahmin ediyorum. Benim çocukluk dönemimden hatırlayabildiğim 1954-55 yıllarında Sarayköy’de bu isimde bir eczane ve eczacı yoktu.1954-55’lerde Sarayköy’deki tek eczane Buldan Caddesi üzerinde, bugün Dündar Baybay kardeşimizin dükkanının bulunduğu yerde veya bitişiğinde yer alan Saray Eczanesi idi.Bu eczanenin sahibi, biri eczacı olan Denizlili Uzunoğlu kardeşlerdi; kardeşlerden eczacı olanın adı da hafızamda Burhan Uzunoğlu olarak kalmış,(çok emin değilim). Rahmetli Nazmi İplikçi ağabeyimiz de Saray Eczanesinde çalışırdı, (önce çırak, daha sonra kalfa).
Bir sure sonra (1957-58 olabilir) Saray Eczanesinin sahibi Uzunoğlu kardeşler Sarayköy’deki tek eczaneyi kapatıp Denizli, Bayramyeri’ne taşıdılar. ve Sarayköy bir süre eczanesiz kaldı. Çok geçmeden Nazmi ağabey, gene Saray Eczanesinin olduğu yerde yeni bir eczane açtı. Nazmi ağabeyin eczanesinin adı once “Sevil Eczanesi”, sonra “İnci Eczanesi” idi. Sonraki yıllarda “Ünsal Eczanesi” adını alarak Efe Meydanına taşınan bu eczane,1960’ları ilk yarısına kadar Sarayköy’deki tek eczane olarak çalışmaya devam etti. Sevgili Nazmi ağabeyimiz 1993 yılında geçirdiği bir trafik kazası sonunda; eşi Ünsal Hanım da bir-kaç yıl sonra eceliyle ve vakitsiz olarak aramızdan ayrıldılar. 1950’lerde başlayan “Ünsal Eczanesi”nin hikayesi de yaklaşık kırk sene sonra bitti. Işıklar içinde yatsınlar.
TC Orhan Güler: Belge niteliğindeki bu bilgileri bizlerle paylaştığın için ne kadar teşekkür etsek azdır.Ellerine sağlık İbrahim ağabey..(Dimağına sağlık demek daha yerinde olur herhalde )
Süreyya Doğan: Çarşı camisi sanırım.
Duran Adam Osman Yavuz: Fotoğrafı babam Tacettin Yavuz'a gösterdim. Eczanenin sahibi Reşit Köksalın oğlu sınıf arkadaşıymış. Sarayköye sonradan gelip Belediyenin işlettiği eczaneyi devir almışlar ve beş sene kadar işletmişler. Daha sonra eczaneyi İbrahim Helvacı abimizin bahsettiği Uzunoğulları devir almış.
TC Orhan Güler:Teşekkürler Osmancım..
Şükran Yavuzyılmaz: Eczaneyi hatırlamıyorum ama eczacıyı hatırlıyorum. Daha sonra galiba eski Buldan caddesinde eczanesi vardı. Daha sonra Saray eczanesi adı altında Burhan Uzunoğlu da ayni yerde eczane çalıştırdı. Reşit beyin damadı Hasköyden adını birden hatırlayamadım. Eczanenin kalfasıydı ayni zamanda. Oğlu Doçevde çalışıyor Denizlide Hatırlayınca yazarım tekrar.
Şükran Yavuzyılmaz: Sabit abi.Eşi Kadriye abla.
Şükran Yavuzyılmaz: Sabit Plevne
Özkaya Hülya: Bu köşenin kaderi eczane olmakmış heralde. Tesbitim doğru ise çetin ecz.sinin önceki yeri değilmi?
Beti Uysal Gürer: O tarihte sarayköyde yaşamak isterdim.o zamanın sadeliği güzelliği ve temizliği yok. Modernleşmek diye her yeri çirkinleştirdiler.
21 Kasım 2020 Cumartesi
SARAYKÖY BUZ FABRİKASI VE ELEKTRİK JENERATÖRÜ (1953)
SARAYKÖY BUZ FABRİKASI VE ELEKTRİK JENERATÖRÜ (1953) / BELEDİYE FEN İŞLERİ BİNASI
Kaynak: Facebook “DÜNYADAKİ SARAYKÖYLÜLER” GURUBU
1953 yılında kurulan buz tesisi, Belediye'ye o tarihte 31.115.Liraya mal olmuştur.
Belediye tesisinde imal olunan buzlardan Sarayköye bağlı köylerden gayrı Buldan, Güney Burhaniye ve Babadağ kaza ve nahiyelerde zaman zaman istifadelenmiştir.
İbrahim Helvacı: Bu fotoğraf, binanın Buldan Caddesi tarafındaki bahçe bölümünden çekilmiş. Binanın diğer tarafı Elektrik Geçidi Sokağına bakar. Atatürk Caddesi üzerindeki bu sokağın bir köşesinde şu anda Özbaş Ticaret, diğerinde Özçiftçi Eczanesi yer almaktadır. Bugünkü Atatürk Caddesi’nin adı 1950’lerde “Çarşı Caddesi” idi; Elektrik Geçidi Sokağının adı ise hiç değişmedi.
1950’li yıllarda Sarayköy’ün elektriği bu binadaki jeneratörlerden sağlanırdı. Ayrıca yaz aylarında çok sıcak olan Sarayköy’ün buz ihtiyacı da bu binanın sokak cephesindeki buz imalathanesinden karşılanırdı. Halen yerinde duran bu bina Belediye Fen İşleri binası olarak kullanılmaktadır.
O yıllarda Türkiye’de buzdolabı üretimi diye birşey yoktu; sadece dışarıdan ithal edilebilen ve çok pahalı olan buzdolabına büyük şehirlerde bile sadece varlıklı aileler sahip olabilirdi; Sarayköy’de ise kimsenin buzdolabı yoktu. Sarayköy’deki evlere ilk buzdolabının girişi 1960’lı yılların başlarına rastlar; o da sınırlı sayıdadır.
Fotoğraftaki binanın sokak tarafında, bugün “Fen İşleri” levhasının bulunduğu büyük kapının hemen arkasında buz imalatının yapıldığı bölüm vardı. Yaz günleri o kapı hep açık olur; biz çocuklar kalıplarda buzun yapılışını oyun oynar gibi seyrederdik. Kalıplardan çıkarılan buzların satışını rahmetli Emin amca (Helvacıoğlu) yapardı. Bizim evimizle temel komşusu olan Emin amcanın evinin altındaki buzcu dükkanı, Atatürk Caddesi üzerinde ve bugünkü Özbaş Ticaret’in tam karşısına düşerdi. Emin amca, buz kalıplarını müşterinin isteğine göre 25-50-100 kutuşluk parçalar halinde, keserle ve büyük bir ustalıkla tek seferde kırar, bir ipe bağlayıp müşteriye teslim ederdi. Müşterilerin çoğunluğu da biz çocuklardık. Babalarımızın verdiği demir 25-50-100 kuruşlarla gider, Emin amca’dan buzu alır, eve veya dükkana götürürdük. Bazen buzhanenin önünde müşteriler yığılır, Emin amca daha dükkana götürmeden buzhanenin önünde buz satışına başlardı; arz-talep meselesi.
Emin amcanın oğlu ve çocukluktaki oyun arkadaşım, sevgili kardeşim Mestan halen Denizli’de yaşıyor. Grubumuz üyelerinden sevgili Ali Helvacıoğlu da Emin amcanın yeğenidir; Ali de Denizli’de yaşamını sürdürüyor. Emin amcaya ve eşi Ayşekadın teyzeye rahmet diliyorum; her iki kardeşime de selam ve sevgilerimi gönderiyorum.
Ramco Ramo: Burası hamamın yanı deyilmi
Mehmet Birol Menteşe: Mehmet amca;baba dostu, babamla hemen hemen her akşam içerlerdi.hepsine allah rahmet etsin,nurlar içinde yatsınlar.
Emin Helvacılar: Evet, aynen yukarıdaki bahsettikleriniz gibi. Mehmet Çavuş da benim kayın pederim.
18 Kasım 2020 Çarşamba
SARAYKÖY ÇARŞI (ATATÜRK) CADDESİ-1933 / İbrahim Helvacı
SARAYKÖY ÇARŞI (ATATÜRK) CADDESİ-1933 / İbrahim Helvacı
Kaynak: Facebook “DÜNYADAKİ SARAYKÖYLÜLER” GURUBU
Şükran Yavuzyılmaz: İbrahim Helvacı, Bu hangi yönden bilemedim İbrahim.
İbrahim Helvacı: Şükran abla, soldaki dedem helvacı İbraam çavuşun dükkanı, artık gerisini siz benden iyi bilirsiniz..
Şükran Yavuzyılmaz: Tamam halkevi binası karşısında ada sinaması.İlerde sizin ev daha ilerde küçük Memedlerin ev.Sokaktan sonra Çakırların evi sonra nenemin evi.Aradakileri hatırlayamadım.En sonda cumbası görülen nenemin evi olabilir.Kurtuluş savaşı sırasında telgrafhane
İbrahim Helvacı: Şükran abla, Ada Sineması henüz yok. Arada unuttukların da zaten birkaç yer; şöyle ki: Halkevinden sonra helvacı İrfan Soykan'ın ve babasının evi ve dükkanı, buzcu Emin Helvacıoğlu'nun evi, onun altında kunduracı Mustafa (kokulu Mustaabey) ve oğlu İsm.....
Şükran Yavuzyılmaz: İbrahim Helvacı, Kenan şeref özmen ve Mehmet aşkınların dükkanı nenemin evinin altında idi.O dükkanların içeriye kapıları vardı.Herhalde önceden oda imiş.
Şükran Yavuzyılmaz: Hacı Baybayın dükkanı bizden önce.
Şükran Yavuzyılmaz: Belediyenin yerideki Park Kahvesinde Babamların bir fotoğrafı var.Bir ara paylaşmıştım.Bulursam tekrar paylaşayım.
İbrahim Helvacı: Merhaba Emsal, tanıdım tabii, emojinin yanlış olduğunu anlamıştım, sildim. Sevgi dolu Emine annemizi çocukluğumdan itibaren sık sık ziyaret ederdim. Artık sevgili evlatları Ali, Mustafa ve Etem dayılarımla ebedi uykularında birlikteler. Allah rahmet eylesin mekanları cennet olsun.
Sana ve eşine, evlat ve torunlarınla birlikte, sağlık içinde nice güzel yıllar dilerim.
Şükran Yavuzyılmaz: Bayrak olan yer neresi?Halkevimi?
Şükran Yavuzyılmaz: Sağ tarafta yol boyunca Osman Yavuzyılmaz Ilhamı Yavuzyılmaz Selami Yavuzyılmaz Sıtkı Yavuzyılmazın Özbaşların Tahirlerin dükkanları vardı.
Şükran Yavuzyılmaz: Bilenler katkısını koysunda sıralayalım dükkanları.
İbrahim Helvacı: Şükran abla,1933'e ait olan bu fotoğraf ben doğmadan 15 yıl öncesine ait. Ben ancak 1954-55 sonrasını hatırlıyorum. O yıllarda Selami ve Osman Yavuzyılmaz'ların iki ayrı bakkal dükkânı Çarşı Caddesi üzerinde değil, Buldan Caddesi üzerindeydi.
Çarşı Caddesi üzerinde, Belediyeye doğru giderken sağdaki Hacı Arif ile oğlu Sabri Özbaş'ın bakkal dükkânından sonraki dükkanlar şunlardı:
Terzi Nuri Kocairi, sonradan terzi Yusuf Saydan, manifaturacı Aksekili Hasan Ekmekçi, Necip Mutçalı'nın yazıhanesi, yedek parçacı Mehmet Tok, hırdavatçı Tahir Aksel, sonradan Saffet Babacan'ın lokantası, Sıtkı Yavuzyılmaz'ın dükkanı, bakkal İlhami Yavuzyılmaz, Sınger dikiş makinası bayiliği, Buldan Caddesi köşesini geçtikten sonra karşı köşede Kahveci Sadullah Pendik, terzi M.Ali Demirci, saatçi Hüseyin Örnek, Hulusi Tütüncü'nün simitçi ve tahinli pide fırını, Mustafa Çağlar'ın (genişağa) tatlıcı dükkanı, bakkal Hüseyin Kısa, Kaymakam evine doğru giderken karşı köşede manifaturacı Halil Aksoy ve üstünde PTT.
Ben artık burada durayım, çarşıdan hatırladığım daha çok yer var..
Osman Erdoğan: Abi,rahmetli babam bakkal Hacı Zeki Erdoğan'ın dükkanını unuttun mu?
İbrahim Helvacı: Unuturmuyum Osman, biliyorsun senin baban, benim de Hacı Zeki amcamın dükkanı o yıllarda Kaymakam evinin karşı köşesinde idi, daha Belediye'nin karşısındaki şimdiki yerine taşınmamıştı. Şükran Yavuzyılmaz ablanın sorusuna göre 1950-60'lı yıllardaki Çarşı Caddesini konuşuyoruz.
İbrahim Helvacı: Osman'cım, Çarşı Caddesinden Aşağı Mahalleye doğru giderken Halil Aksoy'un dükkanından sonra hatırladığım isimler şöyle:
Terzi M.Ali Özdamar, terzi Hacı Hasan Oğuzlar, lokantacı Ali Tel, helvacı Hacı Mestan Gürer dedemiz, berber Memiş ve oğlu Mestan Demir, sonra da sizin okul kitapları, kırtasiye ve bakkal dükkanı, sizin dükkandan sağa dönünce de manifaturacı Mehmet Maraş.
Derenin karşı tarafında hatırladıklarım da şöyle:
Terzi Dede Deveciler, Kahveci Cemal Uz, Müftünün Cemal'in (şükran Yavuzyılmaz'ın babası) lokantası ve fotoğrafçı Karagöz (Hüseyin Güvenç). Hepsine de Allah rahmet eylesin, mekânları cennet olsun.
Huseyin Akgur: Tahminim ce pekmez pazarının olduğu sokak ama köşedeki evde bayrak var bayağı eski fotoğraf.
TC Orhan Güler: Daha önce İbrahim abi yazmıştı,burası efe meydanından belediyeye giden yol. Sol taraftaki bina ibrahim abinin dedesinin helva ürettiği bina yani şimdiki özel idaresinin binası, ondan sonraki Saraykoy spor kulübünün binası . (sonra ARİF BÖCEK BİNAYI ALIP YIKMIŞ VE KENDİNE YENİ BİNA YAPMIŞ.)






















